Sokağa çıktığımızda mutsuz, yüzü asık insanlarla karşılaşıyoruz.

Kimsenin tahammülü kalmamış gibi…

En küçük tartışmalar büyüyor, insanlar birbirine karşı daha gergin, daha öfkeli davranıyor.

Adeta herkes görünmeyen bir yük taşıyor.

Türkiye, geleceğinden endişeli, stresli, mutsuz, her an patlamaya hazır insanların yaşadığı bir ülke haline geldi.

Ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, işsizlik korkusu, adalet duygusundaki aşınma ve sürekli hissedilen belirsizlik toplumun psikolojisini derinden etkiliyor.

Eskiden insanlar çalışır, birikim yapar, ev ya da araba alma hayali kurardı. Bugün ise milyonlarca insan ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor.

Kiralar maaşları geçmiş durumda. Market fiyatları her hafta değişiyor. Emekliler yaşam mücadelesi veriyor.

Asgari ücretliler bırakın sosyal yaşamı, temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanıyor.

Gençler deseniz…

Onların önemli bir bölümü artık geleceğini bu ülkede görmüyor.

Üniversiteyi bitiren gençlerin ilk hedefi iyi bir iş bulmak değil, yurt dışına çıkmanın yollarını aramak oluyor.

Avrupa ülkeleri, Kanada ya da Amerika birçok genç için artık “hayal” değil, kurtuluş kapısı olarak görülüyor.

Fırsatını bulsalar bugün ülkeyi terk edecek binlerce genç var.

Sadece gençler de değil…

Doktorlar, mühendisler, yazılımcılar, akademisyenler, yani iyi eğitim almış insanlar da gidiyor.

Bu durum aslında ülkenin yetişmiş insan gücünü kaybettiğinin en net göstergelerinden biri.

Çünkü insanlar artık sadece daha yüksek maaş değil huzur, güven, adalet istiyor.

Yarın ne olacağını öngörebilmek istiyor.

Toplumun ruh hali bozulduğunda bunun etkisi hayatın her alanında hissediliyor.

Aile içi tartışmalar artıyor, şiddet olayları çoğalıyor, trafikte insanlar birbirine saldırıyor, sosyal medya nefret diliyle dolup taşıyor.

Kimse kimseyi dinlemiyor. Herkes kendi sıkıntısının içinde boğuluyor.

Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu ekonomik kriz kadar derinleşen umutsuzluk krizi.

Çünkü umut kaybolduğunda sadece insanlar değil, toplumların geleceği de kararmaya başlar.