28 Mayıs 2023 gecesinden beri…

Türkiye’de yalnızca bir seçim kaybedilmedi.

Bir siyasal paradigma çöktü.
Bir muhalefet anlayışı dağıldı.
Ve Cumhuriyet Halk Partisi içinde tarihsel bir yarılma başladı:

“Kaybetmeyi kader kabul edenlerle”,
“iktidar hedefinden vazgeçmeyenler” arasındaki yarılma…

Özgür Özel’in bütün konuşmasının ana omurgası aslında tek bir cümlede saklıydı:

“Herkes kendine yakışanı yapıyor.”

Bu cümle sıradan bir öfke cümlesi değildir.

Bu cümle bir siyasal pozisyon tarifidir.

Çünkü o gece gerçekten herkes kendine yakışanı yaptı.

Kimileri baba ocağını savundu…
Kimileri mahkeme koridorlarında butlan kâğıt parçasını aradı.Siyasi sonuç aradı…
Gençler yağmur altında yürüdü…
CHP Lideri Özgür Özel polis barikatlarını yararak yürüyelim arkadaşlar dedi..

Kimileri mücadeleyi büyüttü…
Kimileri koltuk için biat teslimiyetini organize etti…

Ve Özgür Özel’in ikinci ana vurgusu şuydu:

Kendilerine yakışanı yaptılar.

Bu cümle de sıradan değildir.

Bu, yıllardır CHP’nin üzerine yapıştırılan “kaybetmeye alışmış muhalefet” psikolojisine başkaldırıdır.

Koltuklarda oturma konforuna değil meydanlarda halkla buluşma, halkla birlikte iktidara yürümektir.

CHP’yi %36’lara neden çıkardın?

CHP’yi neden 1. parti yaptın diye cezalandırılmasıdır.

Çünkü bazı siyasal kadrolar zamanla yenilgiyi ideolojiye dönüştürür.

Muhalefeti mücadele alanı değil, konfor alanı haline getirir.

İktidar hedefini unutup “muhalefette kalma düzeni” kurar.

Özgür Özel’in isyanı tam da buna yöneliktir.

Ve konuşmanın en sert cümlesi gelir:

Atatürk’ün partisini teslim almak isteyenlerle teslim etmek isteyenlerin ittifakı…”

İşte Türkiye’deki kırılmanın özeti budur.

Bir tarafta CHP’yi yeniden iktidar alternatifi haline getirmeye çalışanlar…

Ekrem İmamoğlu etrafında şekillenen değişim hareketi…

Diğer tarafta ise 2023 yenilgisini bile sorgulamayan, siyasal mağlubiyeti yönetim biçimine dönüştüren anlayış…

Fakat mesele yalnızca CHP içi kavga değildir.

Çünkü o gece Türkiye çok ağır bir görüntü izledi:

Cumhuriyet’i kuran partinin genel merkezine polis müdahalesi…

Üstelik sıradan bir binaya değil…

“Baba ocağına…”

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu partinin hafızasına…

Sabahın 07.00’sinde…

Demir kapılar kırılarak…

Gaz sıkılarak…

Barikatlar kurularak…

Ve sonra buna “hukuk” denildi.

Oysa burada artık hukuk ile siyaset arasındaki çizgi tamamen bulanıklaşmıştır.

Çünkü demokratik rejimlerde hukuk, siyasal rekabetin hakemi olur.

Ve özgür Özel dedi ki; ben kendime yakışanı yaptım. O da kendisine yakışanı yaptı.

Burada ise hukuk, siyasal sonucun aparatı haline getirilmektedir.

İşte devlet gücü–polis–yargı ilişkisinin en tehlikeli noktası tam burada ortaya çıkıyor.

Önce siyasi hedef belirleniyor…
Sonra yargı devreye giriyor…
Ardından polis “karar uygulayıcısı” adı altında siyasetin sahasına sokuluyor…

Gandi kemalin yazısı ile.

Baba ocağının çevresi tomalarla sarılıyor. Yüzlerce polis abluka altına alıyor. Baba cağının kapıları kırılıyor. Göz yaşartıcı bombalar atılıyor. Plastik mermi kullanan çevik güç zorla partiye giriyor..

Kapı pencere iniyor..

Ve ortaya hukuk devleti değil, devlet gücüyle şekillendirilen siyasal alan çıkıyor.

Muhalefet artık sandıkta değil, operasyonlarla hizaya çekilmek isteniyor.

İşte bu yüzden mesele yalnızca CHP meselesi değildir.

Bu doğrudan rejim tartışmasıdır.

Ve işin en çarpıcı tarafı şu tarihsel ironidir:

Bir zamanlar:

“Beraber yürüdük biz bu yollarda
Beraber ıslandık yağan yağmurda…”şarkısıyla siyasal mağduriyet anlatısı kuran hareket…

Bugün yağan yağmur altında muhalefetin yürüyüşüne barikat kuruyor.

Bir zamanlar “yasaklarla mücadele ediyoruz” diyenler…

Bugün siyaseti yasak mantığıyla dizayn ediyor.

Bir zamanlar “vesayetle mücadele” sloganıyla yükselenler…

Bugün yargı ve polis gücüyle muhalefeti yeniden biçimlendirmeye çalışıyor.

“Hak, hukuk, adalet” diyerek yola çıkan siyasal hareket…

Bugün ana muhalefet partisinin kapısına çevik kuvvet gönderiyor.

Tarihe kara leke olarak geçen bu olay hiç unutulmayacaktır.

Ve o gece yaşananların sembolik gücü tam da burada ortaya çıktı.

Yağmur yağıyordu… Barikatlar kurulmuştu…

Ama insanlar yürüyordu.

Ve yürürken Gençlik Marşı söyleniyordu.

“Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar…”

Bu artık sıradan bir parti yürüyüşü değildi.

Bu, CHP tabanının kendisini yeniden “Kuvayı Milliye ruhu” içinde tarif etmeye başlamasıydı.

Çünkü o gece insanlar sadece bir binayı terk etmiyordu.

Bir siyasal hatta geçiyordu.

Sokağa çıkmak” artık yalnızca protesto değil, siyasal mücadele yöntemi olarak ilan ediliyordu.

Özgür Özel’in:

“Bizi buradan söküp atarsınız ancak…”

Sözü de bu yüzden önemlidir.

Çünkü verilen mesaj şuydu:

“Parti binasını boşaltabiliriz…
Ama baba ocağını kirli ellere, size bırakmayız.”

İşte o geceyi önemli yapan da budur.

Bir tarafta devlet gücü…

Polis…

Yargı…

Barikat…

Diğer tarafta ise yağmur altında Gençlik Marşı söyleyerek yürüyen insanlar…

Türkiye belki de uzun yıllar sonra ilk kez bu kadar açık biçimde iki ayrı siyasal ruh hali gördü:

Devletin gücüne yaslanan siyaset…

Ve toplumsal meşruiyete yaslanmaya çalışan siyaset…

Bu yüzden o gece yaşananlar sıradan bir parti krizi değildir.

O gece, Türkiye’de siyasetin yön değiştirdiği gecelerden biridir.

Çünkü demokrasi hava gibidir. Su gibidir. Ekmeğimizdir..

Olmadığı zaman kıymetini ağır bedeller ödeyerek öğreniriz..

Demokrasi özgürlüktür.

BÜLENT ECEVİTİN

AĞIT
‘’özgürlüğü yitirdik dostlarardından bir çift sözüm var

havaya benzerdi birazvarlığı duyulmazdı özgürlüğün
yokluğu dayanılmaz

‘saklamayın’ derdi özgürlük ‘beni kendinizeesirgemeyin beni ellerdenesirgendikçe tükenirim çünküpaylaşıldıkça çoğalırım ben’

oysa kendimize kalsın diye özgürlükona bahçelerde duvarlar ördük
uçup gitti kuş misali bahçelerdenne eller gördü hayrını ne biz gördük

‘yurttaşlar’ derdi özgürlük ‘bu devletisizler yöneteceksiniz el eleyaşatabilmek için beniyaşayabilmek için benimle’

oysa dünyalarımız öylesine küçüktü
devlet öylesine büyükyönetilmek öylesine rahattı
yönetmek öylesine yük…