Türkiye’nin en ağır meselesini çözmeye çalışırken toplumu ikna etmeyi unutursanız, elinizde barış projesinden çok yeni bir gerilim dosyası kalır. Çünkü terör bitirilir; fakat güven, imza toplayarak kurulmaz.
Türkiye yine büyük bir meseleyle karşı karşıya.
Adı güzel:
Terörsüz Türkiye.
Bundan daha güzel bir hedef olabilir mi?
Silahların sustuğu, insanların ölmediği, çocukların babalarının cenazesinde büyümediği, gençlerin dağa değil üniversiteye gittiği bir Türkiye...
Kim istemez?
Fakat siyasette bazen en güzel başlıkların altında en çetin sorular saklanır.
Asıl soru da şudur:
Terörsüz Türkiye'ye kim karşı?
Kimse.
Peki, o zaman sorun ne?
Sorun hedef değil.
Sorun yöntem.
Çünkü dünyanın hiçbir yerinde toplumlar, “Biz karar verdik, siz de alışın” denilerek büyük dönüşümlere hazırlanmadı.
Toplumun da bir huyu vardır.
Bir şeyi anlamak ister.
Nedenini bilmek ister.
Sonucunu görmek ister.
Kendi hayatına ne getireceğini bilmek ister.
En önemlisi de kendisine sorulmasını ister.
Siz bunların hiçbirini yapmadan masaya bir metin koyup:
“Buyurun, imzalayın. Bu milli meseledir.”derseniz...
İnsan da doğal olarak sorar:
“Milli mesele ise neden milli bir tartışma yapılmadı?”
MUTABAKAT VARSA NEDEN İKNA ETMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ?
AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala, sürecin önceki dönemlere kıyasla toplumsal mutabakatın en yüksek olduğu noktaya geldiğini söylüyor.
Güzel.
Hatta çok güzel.
Fakat siyasette sözün de bir terazisi vardır.
O terazinin adı gerçekliktir.
Eğer toplumsal mutabakat bu kadar yüksekse, çerçeve yasa neden kamuoyunun önünde yeterince tartışılmadan Meclis'e taşınıyor?
Neden milletvekillerine metin gösterilmeden imza isteniyor?
Neden muhalefetin fikri alınmadan muhalefetten destek bekleniyor?
Ve daha önemlisi:
Sürecin üç ana aktörü olarak AK Parti, MHP ve DEM Parti gösteriliyorsa, neden DEM Parti grubunun tamamı aynı coşkuyla imza atmıyor?
Burada DEM Parti'yi suçlamak için söylemiyorum.
Tam tersine.
Belki de DEM Parti'nin çekinceleri olması son derece normal.
Çünkü ortada hayatları, geçmişleri, gelecekleri ve siyasal pozisyonları bakımından son derece ağır bir mesele var.
İnsanların düşünmesi gerekir.
Tartışması gerekir.
İkna olması gerekir.
Hazmetmesi gerekir.
Ama siz topluma hazmetmesi için zaman vermezseniz, sonra da “Neden herkes alkışlamıyor?” diye şaşırırsınız.
Bu, biraz yemeği ağzına tıkıp sonra da:“Niçin çiğnemiyorsun?”demeye benziyor.
İÇ CEPHEYİ GÜÇLENDİREN YASA, İÇ CEPHEYİ NEDEN GERİYOR?
İşin daha ilginç tarafı şu:
Sürecin temel söylemlerinden biri “iç cepheyi güçlendirmek.”
Çerçeve yasanın adı da toplumsal bütünleşmeyi güçlendirmek.
Yani amaç belli:
Toplumu bir arada tutmak.
Farklılıkları ortak bir hukuk ve demokrasi zemini içerisinde buluşturmak.
Peki yöntem?
Tam tersine gerilim üretiyor.
Metin tartışılmadan imza...
Muhalefet bilgilendirilmeden destek talebi...
Meclis'te itiraz edenlere şaşkın bakışlar...
Sonra da:
“Bu mesele siyaset üstüdür.”
Deniliyor.
Allah aşkına!
Siyaset üstü mesele diye bir şey varsa, önce siyasetin içinde konuşulması gerekmez mi?
Hem de bütün siyasetin içinde.
Çünkü Meclis, kahvehanede kurulmuş bir sohbet masası değildir.
Orası Türkiye'nin siyasi iradesinin bulunduğu yerdir.
Muhalefet de oradadır.
İktidar da.
İtiraz eden de.
Destekleyen de.
Demokrasinin mantığı zaten budur.
Herkesi mum gibi aynı hizaya sokmak değil.
BAHÇELİ NE DEDİYSE ONU SÖYLÜYOR
Burada hakkını teslim etmek gereken bir nokta da var.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, sürecin başından bu yana söylediklerinde büyük ölçüde tutarlı bir çizgi sürdürüyor.
Hukuk...
Demokrasi...
İç cephe...
Toplumsal bütünleşme...
Farklılıkların korunarak ortak bir Türkiye fikrinde buluşulması...
Bahçeli'nin başlangıçta çizdiği çerçeve buydu.
Yani mesele yalnızca PKK'nın silah bırakması değildi.
Silahın sustuğu günün ertesi sabahında nasıl bir Türkiye kurulacağıydı.
Çünkü terör örgütü silah bırakabilir.
Ama eğer Türkiye'nin demokratik sistemi aynı eski sorunlarla yaşamaya devam ederse, sadece bir sonuç elde etmiş oluruz.
Silah susmuştur; fakat sorunun kendisi susmamıştır.
İşte asıl mesele burada.