Abdullah Gül’ün 25. yıl röportajı, AK Parti’nin kuruluş hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor. Asıl anlattığı, 2001’de yola çıkan siyasi anlayış ile bugün ortaya çıkan siyasal yapı arasındaki büyük mesafe.
Bir siyasi partinin kuruluş yıldönümü, yalnızca pasta kesip geçmiş başarıları hatırlama günü değildir.
Bazen kuruluş yıldönümleri, partinin nereden nereye geldiğini sormak için en uygun zamandır.
AK Parti’nin 25. kuruluş yıldönümünde Abdullah Gül’ün BBC Türkçe ’ye verdiği söyleşi tam da bu nedenle önem taşıyor.
Çünkü Gül, AK Parti’nin kuruluş sürecini içeriden anlatırken aslında bugünün AK Parti’sine bakmak için bir kuruluş aynası tutuyor.
Ve o aynada görünen AK Parti ile bugün bildiğimiz AK Parti arasında ciddi bir mesafe bulunuyor.
Her şey Fazilet Partisi’ndeki ayrışmayla başladı.
“Yenilikçiler” olarak adlandırılan genç kadro, partinin yalnızca söylemini değil, siyaset anlayışını değiştirmek istiyordu.
Gül’ün anlatımıyla mesele gençlik ya da kadro meselesi değildi.
Mesele zihniyet ve bakış açısıydı.
Partinin ideolojik retorikten çıkması, daha çağdaş ve anlaşılır bir çizgiye gelmesi; demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve temel insan haklarını merkeze alması isteniyordu.
2000 yılındaki Fazilet Partisi kongresinde Abdullah Gül’ün Recai Kutan’a karşı aday olması bu nedenle önemlidir.
Gül, bunu yalnızca bir parti içi yarış olarak görmüyor.
“Böyle bir partide çok açık ve dürüst demokratik mücadele belki ilk defa oldu” diyor.
Gül seçimi 112 oy farkla kaybetti.
Ama siyasi tarih başka bir sonuç yazdı.
Aritmetik olarak Gelenekçiler kazandı; siyaseten ise Yenilikçiler kazandı.
Bir yıl sonra Fazilet Partisi kapatıldı.
Gelenekçiler Saadet Partisi'nde yollarına devam ederken, Erdoğan, Gül, Arınç, Şener ve arkadaşları yeni bir siyasi hareketin hazırlığına girişti.
İşte AK Parti burada doğdu.
Fakat önemli olan yalnızca yeni bir parti kurmaları değildi.
İktidara hazırlanmalarıydı.
Gül’ün anlattığına göre hukuk, ekonomi, maliye, sağlık ve siyaset alanlarında yoğun çalışmalar yapıldı.
Beş yılda Türkiye’nin nasıl dönüştürüleceğine ilişkin dosyalar hazırlandı.
“Acil eylem planı” oluşturuldu.
Yani AK Parti, iktidarı kazandığında ne yapacağını seçimden sonra düşünmedi.
Daha iktidar olmadan hazırlığını yaptı.
ABDULLAH Gül bugün hâlâ o kuruluş belgelerine büyük değer verdiğini söylüyor.
Çünkü bu belgelerin bir kişinin kaleminden çıkmadığını, toplantılar, seminerler, tartışmalar ve çalıştaylar sonucunda hazırlandığını anlatıyor.
Burada durmak gerekiyor.
Çünkü 25 yıl sonra asıl soru şudur:
O belgelerde yazan AK Parti ile bugün uygulanan siyaset arasında ne kadar mesafe oluştu?
AK Parti'nin kuruluşundaki en önemli kavramlardan biri “muhafazakâr demokrat” kimliğiydi.
Gül özellikle bunun tesadüfen verilmiş bir isim olmadığını, partinin bu kimliği kendisinin seçtiğini söylüyor.
Ve demokrasi tarifini de oldukça açık yapıyor:
Demokrasi yalnızca seçim değildir.
Hukukun üstünlüğüdür.
Temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olmasıdır.
İyi yönetişimdir.
İşte 25 yıl sonra tartışmanın düğümlendiği yer tam da burasıdır.
AK Parti seçimleri kazanmaya devam ederken, kuruluşunda tarif ettiği demokrasi anlayışını ne ölçüde koruyabildi?
Gül’ün anlattığı 1 Mart tezkeresi süreci de bu açıdan çarpıcıdır.
Başbakan Gül, Meclis’e getirilen tezkere konusunda milletvekillerine “Siz nasıl düşünüyorsanız öyle oy kullanın” diyebiliyordu.
Tezkere reddedildi.
Gül bunu Türkiye’nin bağımsızlığını gösteren önemli bir karar olarak nitelendiriyor.
Daha önemlisi, AK Parti’nin demokratik dünyadaki ve İslam dünyasındaki yükselişinin asıl dönüm noktalarından biri olduğunu söylüyor.
Bugünden bakıldığında insan ister istemez soruyor:
Meclis’in kararına alan açan o siyasi anlayıştan, yürütmenin gücünü merkezileştiren bugünkü sisteme nasıl gelindi?
AK Parti’nin ilk yıllarındaki bir başka önemli ayrıntı da Erdoğan’ın siyasi yasağının kaldırılmasıdır.
Burada Gül, CHP’nin ve Deniz Baykal’ın hakkını özellikle teslim ediyor.
Çünkü siyasi rakibinin önünü açmak, yalnızca bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda siyasi kültür meselesidir.
Erdoğan milletvekili olduktan sonra Gül’ün başbakanlığı bırakması ise ayrı bir siyasi ahlak örneğidir.
“Artık bu şekilde olmaz” diyerek görevi Erdoğan’a devrettiğini anlatıyor.
Sonrasında ise “sırt sırta verdik ve çalıştık” diyor.
Bugünkü siyasi atmosfer düşünüldüğünde bu cümle de tarihin içinden çıkıp bugüne düşen başka bir not gibi duruyor.
Fakat Gül’ün röportajındaki en önemli bölüm, AK Parti tarihini iki döneme ayırması.
Birinci dönem kuruluş vizyonunun uygulandığı dönem.
İkinci dönem ise 15 Temmuz başta olmak üzere olağanüstü gelişmelerin yaşandığı dönem.
Gül’e göre bu travmalar Türkiye’de birçok reformun geriye gitmesine yol açtı.
Ve sonra çok dikkat çekici bir cümle kuruyor:
“Ümit ediyorum ki Türkiye tekrar AK Parti’nin o ilk deklare ettiği vizyon çerçevesinde yönetilmeye başlar.”
İşte 25. yılın asıl tartışması budur.
Abdullah Gül bugün aktif siyasetin dışında.
Fakat söylediği söz, AK Parti’nin kuruluş hikâyesinden daha büyük bir anlam taşıyor.
Çünkü mesele artık Abdullah Gül meselesi değildir.
Mesele Erdoğan meselesi de değildir.
Mesele bir siyasi partinin kuruluş ilkeleriyle iktidar pratiği arasındaki mesafedir.
2001’de demokrasi denildi.
Hukukun üstünlüğü denildi.
Temel hak ve özgürlükler denildi.
İyi yönetişim denildi.
Ekonomik dönüşüm denildi.
Türkiye’nin dünyayla bütünleşmesi denildi.
Bugün 25 yılın sonunda geriye dönüp bakıldığında bütün bu kavramların hangilerinin hâlâ canlı, hangilerinin sadece kuruluş belgelerinde kaldığı sorulmak zorunda.
Çünkü siyasi partilerin yaşı takvimle ölçülmez.
Bir partinin gerçek yaşı, kuruluşunda söylediği sözlerle iktidarda yaptıkları arasındaki mesafedir.
AK Parti 25 yaşında.
Şimdi asıl soru şu:
25 yıl önce Türkiye’yi değiştirmek için kurulan AK Parti mi değişti, yoksa zaman içinde AK Parti’yi değiştiren Türkiye mi oldu?
Cevabı, kuruluş belgelerinde yazanlarla bugünün Türkiye’si arasındaki mesafeye bakarak bulacağız.
(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)