Soru hâlâ ortada: Yetki kimde?

Meclis Genel Kurulu’nda “Terörsüz Türkiye” sürecinin çerçevesini belirleyecek yasa görüşülmeye başlandı.

Türkiye, elli yıllık bir meselenin belki de en kritik eşiklerinden birinden geçiyor.

Bu nedenle mesele yalnızca bir yasa teklifinin kabul edilip edilmemesi değildir.

Mesele, Türkiye’nin yarım asırlık terör sorununu nasıl sona erdireceği; bunu yaparken hukuk devletini, demokrasiyi, Meclis’in iradesini ve toplumun vicdanını nasıl koruyacağı meselesidir.

Çünkü barışın kendisine kimsenin itirazı yoktur.

Terörün sona ermesine kim karşı çıkabilir?

Silahların susmasına, genç insanların ölmemesine, annelerin evlatlarının tabutlarına sarılmamasına kim “hayır” diyebilir?

Asıl tartışma burada başlamıyor.

Asıl tartışma, bu sonuca hangi yöntemle ulaşılacağı noktasında başlıyor.

Ve Meclis’teki tartışmalar da tam olarak bu nedenle önem taşıyor.

+++++

Meclis görüşmeleri sırasında farklı siyasi partilerden birbirinden oldukça farklı sesler yükseldi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, sürecin Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü açısından önemine dikkat çekerken; İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, sürecin yöntemi ve Meclis’in konumuna sert biçimde itiraz etti.

Dervişoğlu’nun temel itirazı aslında tek bir soruda düğümleniyor:

Sorumluluk Meclis’e bırakılıyorsa, gerçek yetki kimde?

Çünkü demokratik sistemlerde temel kural basittir:

Yetki kimdeyse sorumluluk da ondadır.

Oysa mevcut tabloda Meclis yasa çıkaracak, fakat sürecin en kritik aşamalarından biri olan silah bırakmanın gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin nihai teyit Cumhurbaşkanı tarafından yapılacak.

İşte tartışmanın düğüm noktası burasıdır.

Meclis karar veriyor görüntüsü var.

Fakat asıl siyasi iradenin nerede toplandığı konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor.

Bu nedenle Dervişoğlu’nun “Meclis dekor haline getiriliyor” eleştirisi, yalnızca muhalefet refleksi olarak görülmemeli.

Çünkü mesele gerçekten de Meclis’in bir karar organı mı, yoksa önceden şekillenmiş bir siyasi kararın hukuki kılıfı mı olacağı sorusuna dayanıyor.

+++++

İYİ Parti’nin itirazları bununla da sınırlı değil.

Müsavat Dervişoğlu, görüşmelerin Sevr’in yıldönümüne denk getirilmesini eleştirerek bunun tarihsel bir anlam taşıdığını savundu.

İktidar cephesinden ise aynı tarih Çanakkale ve Anafartalar üzerinden başka bir anlamla değerlendirildi.

Bu bile Türkiye’de meselenin ne kadar ağır bir tarihsel hafıza taşıdığını gösteriyor.

Bir taraf “Sevr” diyor.

Diğer taraf “Çanakkale” diyor.

Oysa Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, geçmişin sembollerini birbirine karşı silah gibi kullanmak değil; geleceğin ortak hukukunu kurabilmektir.

CHP’ NİN TUTUMU

CHP’nin tutumu ise daha farklı bir çizgide şekillendi.

YENİ parti lideri Özgür Özel, sürece ve çerçeve yasasına “evet” diyeceğini açıkladı.

Gerekçesini de son derece açık ortaya koydu:

Bir daha genç insanların kanının toprağa düşmemesi, bir annenin daha evladının tabutuna sarılmaması…

Fakat CHP yönetimi milletvekillerini serbest bıraktı.

Böylece parti içinde de ciddi bir ayrışmanın önü açıldı.

Yaklaşık 20 CHP milletvekilinin “hayır” yönünde tutum açıklaması, meselenin yalnızca iktidar-muhalefet ekseninde tartışılmadığını gösteriyor.

Üstelik CHP’nin kendi içinde de sürece yönelik ciddi itirazlar var.

İlhan Kesici’nin “hayır” diyeceğini açıklaması, Muharrem İnce’nin CHP milletvekillerine “hayır” çağrısı yapması, tartışmanın parti tabanına kadar yayıldığının işareti.

Öte yandan CHP’nin eski genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun sürece tereddütsüz destek vereceğini açıklaması da aynı partinin farklı kanatlarında farklı yaklaşımların bulunduğunu ortaya koyuyor.

ŞARTLI DESTEK

Saadet Partisi ise desteğini bir şarta bağlıyor:

Adalet ve bağımsız yargı.

Yeniden Refah Partisi ise daha ileri bir noktaya giderek referandum öneriyor.

Fatih Erbakan’ın yaklaşımı şu:

PKK/KCK mensuplarının geleceğine ilişkin karar yalnızca siyasi aktörlerin vereceği bir karar olmamalı; toplumun, şehit ailelerinin ve gazilerin iradesi de dikkate alınmalı.

Çerçeve yasanın af boyutunun referanduma götürülmesi gerektiğini savunuyor.

Bu yaklaşımın siyasi olarak kabul edilip edilmemesi ayrı bir tartışma.

Fakat burada önemli olan başka bir gerçek var:

Toplum bu sürece yeterince hazırlanmadı.

BU SÜREÇ ANLATILMADI

İşte meselenin belki de en önemli tarafı burası.

Türkiye’ye barış anlatılmadı.

Topluma süreç anlatılmadı.

Hangi aşamada ne yapılacağı, hangi hukuki sonuçların doğacağı, silah bırakan örgüt mensuplarına hangi hukuki statünün uygulanacağı, anayasal ve demokratik reformların neleri kapsayacağı konusunda toplumun önüne kapsamlı ve ikna edici bir çerçeve konulmadı.

Şimdi ise birkaç günlük Meclis görüşmesi içinde siyasi partilerin kendi tabanlarına süreci anlatmaları bekleniyor.

Olacak iş değil.

Toplumsal mutabakat, Meclis takviminin içine sıkıştırılamaz.

ÇERÇEVEDE DEMOKRASİ YOK.

Üstelik komisyonda ortaya konulan demokratikleşme başlıklarıyla Meclis Genel Kurulu’na gelen yasa arasında da ciddi bir mesafe olduğu ileri sürülüyor.

Komisyon raporunda siyasi tutukluların durumu, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulması, kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi gibi demokratikleşme başlıklarının bulunduğu belirtilirken, bunların yasa teklifine yeterince yansımadığı eleştirisi yapılıyor.

İşte burada çok önemli bir soru ortaya çıkıyor:

Terörsüz Türkiye yalnızca silahların susması mıdır?

Yoksa bunun yanında daha güçlü bir hukuk devleti, daha bağımsız yargı, daha geniş demokratik alan ve daha güçlü bir Meclis de bunun parçası mıdır?

Eğer mesele yalnızca silah bırakmaksa, bu eksik bir barış tarifidir.

Çünkü kalıcı barış yalnızca silahların susmasıyla değil, hukukun konuşmasıyla mümkün olur.

YENİ BİR KAYYUM MU GELİYOR?

Bir başka dikkat çekici tartışma da AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in “birileri ekmeğinden olacak” sözleri üzerinden yaşandı.

Bu ifade, siyasetin en hassas yerlerinden birine dokundu.

Çünkü terörün sona ermesinden kimlerin siyasi veya ekonomik olarak kaybedeceği tartışması, aslında Türkiye’nin yıllardır çözemediği daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor:

Terör siyasetin bir aracı haline gelmişse, terörsüz Türkiye’den sonra hangi siyasi hesaplar bozulacaktır?

İşte bu nedenle süreç, yalnızca güvenlik politikası olarak ele alınamaz.

Siyasetin de kendi çıkar alanlarını sorgulaması gerekir.

BARIŞ DİYENLER NEREDELER?

Ve nihayet en temel soruya geliyoruz:

Barış neden bugün iyi?

Dün kötü müydü?

Üç yıl önce kötü müydü?

On yıl önce kötü müydü?

Eğer silahların susması, gençlerin ölmemesi ve annelerin ağlamaması bugün doğruysa, dün de doğruydu.

Öyleyse Türkiye yirmi yıldır neden aynı acının içinde tutuldu?

İşte bu soru cevapsız kaldığı sürece toplumun bir bölümünün kuşkuları ortadan kalkmayacaktır.

Çünkü toplum yalnızca “barış” kelimesini duymak istemiyor.

Barışın neden şimdi geldiğini de bilmek istiyor.

MECLİS DEKOR MU?

Terörsüz Türkiye, Türkiye için tarihi bir fırsat olabilir.

Ama fırsatlar doğru yönetilmezse krizlere de dönüşebilir.

Bunun yolu da açıktır:

Meclis göstermelik bir dekor olmamalıdır.

Toplum sürecin dışında bırakılmamalıdır.

Hukuk devleti pazarlık konusu yapılmamalıdır.

Demokratikleşme, silah bırakmanın yan ürünü değil, sürecin asli unsurlarından biri olmalıdır.

Ve en önemlisi, bu mesele bir kişinin, bir partinin ya da bir iktidarın projesi olmaktan çıkarılıp Türkiye’nin ortak meselesi haline getirilmelidir.

Çünkü terörün bitmesi iktidarın kazanacağı bir seçim başarısı değildir.

Barışın gelmesi bir partinin hanesine yazılacak siyasi puan değildir.

Bu ülkenin çocuklarının ölmemesidir.

Bu ülkenin annelerinin ağlamamasıdır.

Bu ülkenin geleceğinin yeniden kurulmasıdır.

Ama bunun için önce toplumun şu soruya ikna edici bir cevap alması gerekir:

“Terörsüz Türkiye” diyorsunuz; peki Türkiye’yi gerçekten terörsüzleştirirken, demokrasiyi de özgürleştirecek misiniz?

İşte asıl çerçeve yasa, Meclis’te görüşülen 12 maddelik metin değil;

Türkiye’nin geleceğinde hukukla, demokrasiyle ve toplumsal rızayla çizilecek çerçevenin kendisidir.

Seçimler bunu belirleyecektir..

Son söz Türkiye Erdoğan’dan büyüktür.

(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)