Bir ülkenin en ağır sorunlarından biri, yalnızca yasalarla değil; toplumun ikna edilmesi, sürece hazırlanması ve ortak bir geleceğe inandırılmasıyla çözülür.

Terörsüz Türkiye gibi tarihi bir hedef, yangından mal kaçırır gibi değil, toplumun bütün kesimlerini içine alan bir mutabakat zeminiyle yürütülmek zorundadır.

Türkiye yıllardır terörle mücadele ediyor.

On binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyarlarca liralık ekonomik ve sosyal bedelin ödendiği, toplumun hafızasında derin yaralar bırakan bir mesele bu.

Dolayısıyla “Terörsüz Türkiye” hedefi, siyasi sloganların çok ötesinde bir anlam taşıyor.

Böyle bir hedefe kim karşı çıkar?

Mesele terörün bitirilmesi değil.

Mesele, terörü bitirme sürecinin nasıl yönetildiği.

Çünkü böyle süreçlerde yalnızca sonuç değil, yöntem de önemlidir.

Toplumun gerilimini azaltacak, farklı kesimlerin süreci anlamasına, tartışmasına, ikna olmasına ve hatta zaman içinde hazmetmesine imkân verecek bir süreç yönetimi gerekir.

Peki, Türkiye'de böyle mi yapılıyor?

İşte tartışmanın düğümlendiği yer burası.

AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala, sürecin önceki dönemlere kıyasla toplumsal mutabakatın en yüksek olduğu aşamaya ulaştığını söylüyor.

İddialı bir söz.

Ben öyle düşünmüyorum..

Bu tespit nasıl yapılmış veya bu kanaate nasıl varılmış?

Hiçbir bilimsel veri yok.

Sadece siyasi bir varsayım..

Fakat siyasette iddiaların karşılığı rakamlarda, davranışlarda ve siyasi aktörlerin tutumlarında aranır.

Öyleyse soralım:

Gerçekten toplumsal mutabakatın en yüksek olduğu noktada mıyız?

MUTABAKATIN ÖLÇÜSÜ NEDİR?

Önümüze bir “çerçeve yasa” getiriliyor.

Bu yasa, daha büyük bir paketin parçası olarak sunuluyor.

Sürecin başlangıcında herkese hukuk ve demokrasi vaat edilmişti.

İç cepheyi güçlendirmekten söz edilmişti.

Nitekim yasanın adı da “toplumsal bütünleşmeyi güçlendirme” iddiasını taşıyor.

Yani hedef, farklılıklarına rağmen toplumu ortak bir hukuk ve demokrasi çatısı altında buluşturmak.

Bu yaklaşımın kendisine kim itiraz edebilir?

Ancak tam da burada bir sorun çıkıyor.

İç cepheyi güçlendirmek için getirilen bir yasa, neden iç cephede yeni gerilimler yaratacak biçimde hazırlanıyor?

Metin milletvekillerine yeterince tartışma imkânı tanınmadan imzaya açılıyor.

Muhalefet partilerinden destek isteniyor.

Ama destek istenen partiler, sürecin dışında bırakılacak aktörler değil.

Tam tersine, birlikte komisyon oluşturulan, sürece katılan, rapor hazırlayan siyasi partiler.

Birlikte çalışılmış.

Bir rapor ortaya çıkmış.

Hukuk ve demokrasi konusunda öneriler geliştirilmiş.

Sürecin mimarlarından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de başından beri çok açık bir çerçeve çizmiş:

Türkiye'nin bütün vatandaşlarını kapsayan, kimsenin dışarıda bırakılmadığı bir hukuk ve demokrasi zemini oluşturulmadan sürecin tamamlanamayacağını söylemiş.

Yani mesele yalnızca dağdaki silahın bırakılması değildir.

Mesele, silahın susmasının ardından nasıl bir Türkiye kurulacağıdır.

ÜÇ ORTAK, AMA AYNI MUTABAKAT YOK

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Terörsüz Türkiye” sürecinin AK Parti, MHP ve DEM Parti tarafından birlikte yürütüleceğini söyledi.

Öyleyse şu basit sorunun cevabını aramak gerekiyor:

Bu üç siyasi aktör gerçekten aynı noktada mı?

Çerçeve yasa gündeme geldiğinde AK Parti ve MHP grupları büyük ölçüde firesiz biçimde destek verirken, sürecin olmazsa olmaz aktörlerinden DEM Parti grubunda aynı bütünlük neden görülmedi?

Bu soruyu DEM Parti'yi eleştirmek için sormuyorum.

Tam tersine.

Bence bunun bize söylediği daha önemli bir şey var:

Demek ki orada da çekinceler, tereddütler ve ikna edilmemiş noktalar var.

Metni görmeden imza vermek istemeyenler var.

İçine sindirmeyenler var.

Hazmetmek için zamana ihtiyaç duyanlar var.

Peki, bu tablo bize ne gösteriyor?

Toplumsal mutabakatın zirve yaptığını mı?

Ben öyle görmüyorum.

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SADECE ÇERÇEVE YASA DEĞİLDİR

Çerçeve yasanın temel amacı, terör örgütünün silah bırakması sonrasında dağdaki, cezaevindeki veya Avrupa'daki PKK mensuplarının demokratik siyasete ve topluma entegrasyonuna ilişkin hukuki zemini düzenlemek.

Bu, sürecin bir parçasıdır.

Fakat Terörsüz Türkiye bundan ibaret değildir.

Asıl mesele, Türkiye'nin tamamını ilgilendiren daha büyük bir demokratik ve hukuki dönüşümdür.

Zaten süreç başlatılırken de anlatılan buydu.

Herkesi içine alan bir hukuk ve demokrasi çatısı...

Kimliğini koruyan ama ortak bir vatandaşlık zemininde buluşan insanlar...

Farklı düşünen ama aynı ülkede birlikte yaşayabilen yurttaşlar...

Başka bir ifadeyle:

Herkes aynı düşünmeyecek; ama herkes aynı Türkiye'nin yurttaşı olacak.

Demek ki mesele herkesi aynı hizaya sokmak değil.

Tam tersine, farklılıkları koruyarak ortak bir zeminde buluşturmak.

SİYASET ÜSTÜ MÜ, SİYASETİN TAM ORTASINDA MI?

Sürecin bir başka tartışmalı noktası da “Bu mesele siyaset üstüdür” söylemi.

Elbette terörün sona erdirilmesi parti çıkarlarının üzerinde tutulması gereken bir devlet meselesidir.

Ama burada da bir gariplik var.

Süreci yöneten iktidar, elbette kendi siyasi hesaplarını yapacaktır.

Bunda şaşılacak bir şey yok.

Fakat aynı iktidar, muhalefete dönüp: “Bu milli meseledir, siyasi hesap yapmayın.” dediğinde insanın aklına şu soru geliyor:

Siyaset üstü olan bir mesele, neden siyasi sonuçları bakımından yalnızca muhalefetten fedakârlık bekliyor?

İktidar siyaset yapacak.

Muhalefet siyaset yapmayacak.

İktidar hesap yapacak.

Muhalefet hesap yapmayacak.

İktidar geleceği planlayacak.

Muhalefet sadece el kaldıracak.

Böyle bir yöntemle toplumsal mutabakat değil, olsa olsa siyasi mutabakat görüntüsü oluşturulur.

Oysa Türkiye'nin ihtiyacı görüntü değil, gerçek uzlaşmadır.

ASIL SORU: SEÇİM HESABI MI?

Şimdi işin en kritik noktasına geliyoruz.

Terörsüz Türkiye süreci, AK Parti ve Cumhur İttifakı açısından yalnızca güvenlik ve demokrasi meselesi midir?

Yoksa bunun siyasi sonuçları da hesaplanıyor mu?

Bu soru sorulmak zorunda.

Çünkü iktidarın önünde yalnızca terör sorunu bulunmuyor.

Seçim hesabı da var.

Meclis aritmetiği var.

Yeni anayasa tartışması var.

Cumhurbaşkanlığı seçimi var.

Erken seçim ihtimali var.

Dolayısıyla şu soru artık kaçınılmaz:

Terörsüz Türkiye süreci, iktidarın Meclis'te erken seçim veya yeni anayasa için ihtiyaç duyduğu çoğunluğa ulaşmasına yardımcı olabilir mi?

Diyelim ki yardımcı oldu.

Peki, bu durum AK Parti'nin veya Cumhur İttifakı'nın seçim kazanmasını garanti eder mi?

Elbette etmez.

Çünkü siyasette matematik vardır ama seçmen yalnızca matematikten ibaret değildir.

İktidar bunu biliyor.

Muhalefetin de bunu bilmesi gerekiyor.

TÜRKİYE'NİN İHTİYACI ACELE DEĞİL, GÜVEN

Türkiye terörsüz bir ülke olabilir mi?

Olmalıdır.

Silahların sustuğu, insanların ölmediği, gençlerin dağa değil üniversiteye gittiği, çocukların korkuyla değil umutla büyüdüğü bir Türkiye hepimizin ortak hedefidir.

Fakat bunun yolu toplumu oldubittiyle getirmekten geçmez.

Böylesine tarihsel bir meselede toplumun ikna edilmesi gerekir.

Muhalefetin bilgilendirilmesi gerekir.

Meclisin sürecin gerçek sahibi haline getirilmesi gerekir.

Metinlerin önceden tartışılması gerekir.

Farklı görüşlerin dinlenmesi gerekir.

Çekincelerin küçümsenmemesi gerekir.

Çünkü demokrasi, herkesin aynı şeyi söylediği yerde değil; farklı şeyler söyleyen insanların aynı masada kalabilmesinde anlam kazanır.

Terörsüz Türkiye yalnızca PKK'nın silah bırakması değildir.

Terörsüz Türkiye, aynı zamanda Türkiye'nin korkudan kurtulmasıdır.

Ama korkunun yerini acelecilik, aceleciliğin yerini oldubitti, oldubittinin yerini siyasi hesap alırsa...

Bu kez terörün yerine başka bir gerilim yerleşir.

Ve Türkiye'nin yıllardır aradığı huzur, kapının önüne kadar gelip içeri giremeden geri döner.

Çünkü terörü bitirmek bir devlet başarısı olabilir; ama kalıcı barışı kurmak, ancak toplumun tamamını ikna edebilen bir demokrasi başarısıdır.

(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)