AK Parti bugün 25 yaşında.

Kuruluşundan 14 ay 20 gün sonra tek başına iktidara geldi ve o günden bu yana Türkiye siyasetinin merkezinden hiç çıkmadı. Bu, yalnızca bir partinin siyasi başarısı değildir.

Aynı zamanda Türkiye'nin son çeyrek asrının siyasi, sosyolojik ve ekonomik hikâyesidir.

Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti'yi kurarken Âşık Veysel'in dizelerini hatırlatmıştı:

“Uzun ince bir yoldayız, gidiyoruz gündüz gece…”

Ve eklemişti: Ne olursa olsun gideceğiz. Hedefe ulaşana kadar…

Bugünden geriye baktığımızda, bu sözlerin yalnızca bir siyasi slogan değil, 25 yıllık bir iktidar yürüyüşünün özeti olduğunu görüyoruz.

Cehdül gayret!

14 Ağustos 2001'de kurulan AK Parti, 3 Kasım 2002 seçimlerinde yüzde 34,42 oyla tek başına iktidara geldi. 2007'de yüzde 46,58, 2011'de yüzde 49,83 oy aldı.

Yüzde 49,83…

Neredeyse iki seçmenden birinin oyunu almak kolay değildir. Büyük bir siyasi başarıdır.

Ama mesele yalnızca seçim kazanmak değildir.

Asıl soru şudur:

AK Parti 25 yıl boyunca nasıl ayakta kaldı?

Bunun cevabı yalnızca Erdoğan'ın liderliğinde aranamaz.

Çevrenin merkeze yürüyüşü

AK Parti, 2001 ekonomik krizinin, siyasi istikrarsızlığın ve geleneksel partilerin büyük ölçüde itibar kaybettiği bir dönemde ortaya çıktı.

Toplum yorgundu.

Koalisyonlardan, ekonomik krizlerden, yüksek enflasyondan, batan bankalardan, IMF reçetelerinden ve siyasetçilerin birbirleriyle kavgasından bunalmıştı.

Bir yanda Ecevit'e anayasa kitapçığının fırlatılması, diğer yanda ekonomik sıkıntı içindeki esnafın Başbakan'a yazar kasa atması…

Sandıkta verilen cevap ağır oldu.

Erdoğan'ın 3 Kasım 2002'de söylediği “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü, gerçekten de gerçekleşti.

Hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

AK Parti, yalnızca yeni bir iktidar değil, aynı zamanda Cumhuriyet'in merkezinde uzun süre kendisini yeterince temsil edilmemiş hisseden “çevrenin merkeze yürüyüşü” oldu.

Anadolu'nun muhafazakâr kesimleri, taşra sermayesi ve yükselen yeni orta sınıf siyasetin merkezine yerleşti.

Ekonomideki büyüme, altyapı yatırımları, konutlaşma, sağlık hizmetlerindeki dönüşüm, Anadolu sermayesinin güçlenmesi ve tüketim kapasitesinin artması bu toplumsal tabanı daha da güçlendirdi.

Fakat 25 yılın ekonomik hikâyesi yalnızca refah artışı değildir.

Türkiye aynı zamanda gelir dağılımı sorunları, yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, konut ve eğitim maliyetleri, orta sınıfın daralması ve ekonomik kırılganlıklarla da karşı karşıya kaldı.

Yani AK Parti döneminin ekonomik bilançosu da, kendi içinde iki ayrı Türkiye fotoğrafı taşımaktadır.

Söylem değişti, Türkiye değişti

AK Parti'nin ilk yıllarında AB reformları, demokratikleşme, özgürlükler ve vesayetle mücadele söylemi öne çıktı.

Zaman içinde siyasi dil değişti.

Güvenlik, beka, kimlik ve devlet aklı daha fazla ağırlık kazandı.

Parti de toplum da değişti.

2002'nin Türkiye’si ile 2026'nın Türkiye’si aynı Türkiye değildir.

Telefonundan alışveriş alışkanlıklarına, şehirleşmeden aile yapısına, eğitimden çalışma hayatına kadar toplum büyük bir dönüşüm geçirdi.

AK Parti de bu dönüşümün hem sonucu, hem de taşıyıcısı oldu.

Acı ama gerçek

Şimdi gelelim işin en can alıcı tarafına.

Demokratik bir ülkede bir siyasi parti seçim üstüne seçim kazanıyor ve çeyrek asır boyunca iktidarda kalıyorsa, bunun yalnızca iktidarın başarısıyla açıklanması mümkün değildir.

Orada ciddi bir muhalefet sorunu da vardır.

Acı ama gerçek.

AK Parti 25. yaşını kutlarken muhalefetin de kendisine dönüp bakması gerekir.

Çünkü Türkiye'de çok partili hayat boyunca benzer bir tablo birkaç kez yaşandı.

1950'de Demokrat Parti…

1965'te Adalet Partisi…

1983'te ANAP…

2002'de AK Parti…

Dört farklı dönem, dört farklı parti…

Ve her defasında toplumun geniş kesimleri, kendilerini temsil ettiğine inandıkları siyasi hareketleri merkeze taşıdı.

Üstelik bu hareketlerin tamamı başlangıçta devletin ve siyasal elitlerin önemli bir bölümünün direnciyle karşılaştı.

Demokrat Parti döneminde “cahil oy yığını” denilen halk, Menderes'i iktidara getirdi.

Demirel tehdit edildi, muhtıralarla ve darbelerle iktidardan uzaklaştırıldı.

Özal'a karşı devletin en güçlü makamlarından açıkça siyasi tercih belirtildi.

Erdoğan'a ise “muhtar bile olamaz” denildi.

Bugün tarih bize başka bir şey söylüyor:

Sandığın üzerinde hiçbir siyasi mühendislik yoktur. Toplum, kendisine rağmen yönetilmeyi uzun süre kabul etmiyor.

Bir not da Baykal'a

Erdoğan'ın 2002'de siyasi yasaklı olduğunu unutmayalım.

AK Parti iktidara geldi ama Erdoğan milletvekili olamadı.

Daha sonra Siirt seçimlerinin yenilenmesi ve anayasa değişikliğiyle Erdoğan'ın siyasi hayatının önü açıldı.

Burada hakkı teslim edilmesi gereken bir isim vardır:

Deniz Baykal.

Sezar'ın hakkı Sezar'a…

Muhalefet demokrasinin olmazsa olmazıdır

Erdoğan'ın 2009'da TBMM kürsüsünden söylediği söz hâlâ tutanaklarda duruyor:

“İktidar kadar muhalefet de demokrasinin olmazsa olmaz unsurudur.”

Doğrudur.

İktidar her rejimde vardır.

Muhalefet ise demokrasilerde vardır.

Bu nedenle AK Parti'nin 25 yıllık iktidarını değerlendirirken yalnızca AK Parti'ye bakmak eksik olur.

Asıl büyük soru şudur:

25 yıl boyunca AK Parti ne yaptı?

Kadar…

Muhalefet ne yapamadı?

Çünkü bir siyasi parti 25 yıl iktidarda kalıyorsa, bu yalnızca onun ne kadar güçlü olduğunu değil, karşısındakilerin neden bir türlü güven veren bir alternatif oluşturamadığını da anlatır.

AK Parti'nin 25 yılı, aynı zamanda Türkiye muhalefetinin de 25 yıllık aynasıdır.

Ve o aynaya bakmak, bugün her zamankinden daha fazla gereklidir.

Çünkü demokraside iktidarın uzun ömrü kadar, muhalefetin neden iktidar olamadığı da sorgulanmalıdır.