Meclis Genel Kurulu’nda “Terörsüz Türkiye” çerçeve yasası görüşüldü.
Türkiye, yarım asırlık kanlı bir parantezi kapatmak iddiasıyla yeni bir sayfa açmaya çalışıyor.
Ne güzel!
Silahlar susacaksa, gençler ölmeyecekse, anneler artık kapının önünde askerî araç beklemeyecekse bundan daha güzel ne olabilir?
Fakat mesele “barışa karşı olmak” değil.
Asıl mesele başka:
Bu barış nasıl geliyor?
Kim hazırlıyor?
Kim karar veriyor?
Kim sorumluluğu üstleniyor?
Toplum neden en son haberdar oluyor?
Ve en önemlisi:
Barış bugün bu kadar makbul de dün neden bu kadar pahalıydı?
İşte asıl hikâye burada başlıyor.
Meclis’teki tartışmalara bakınca insan ister istemez soruyor:
Biz gerçekten tarihi bir barış sürecini mi yönetiyoruz, yoksa önceden verilmiş siyasi kararların hukuki ambalajını mı hazırlıyoruz?
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun “Meclis yok sayılıyor” itirazı tam da bu noktaya oturuyor.
Türkiye siyasetinin kronik hastalığı yeniden karşımıza çıkıyor:
Yetki yukarıda, sorumluluk aşağıda!
Karar başka yerde alınır, Meclis’te tartışılır. Milletvekilleri el kaldırır, el indirir. Sonra adına demokrasi denir.
Oysa Meclis dekor değildir.
Millet iradesinin sahnesidir.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise sürece farklı bir pencereden bakıyor. Dün “önder Apo” ifadesini kullanılması bile düşünülemeyecek bir siyasi çizginin bugün geldiği nokta, Türkiye siyasetindeki büyük dönüşümün göstergesidir.
Bir zamanlar Abdullah Öcalan’ın asılması için meydanlarda ip atan siyasi anlayışın bugün “devlet aklı” ve “üst akıl” kavramlarıyla yeni bir süreci savunması elbette siyaset biliminin dikkatle incelemesi gereken bir dönüşümdür.
DEM Parti heyetinin Bahçeli ile kuliste görüşmesi de bu değişimin sembolik fotoğrafıdır.
Yıllarca birbirine en ağır sözleri söyleyen siyasi aktörler bugün aynı koridorda tokalaşıyor.
Fotoğraf önemlidir.
Ama fotoğraf başka, siyaset başkadır.
Tokalaşmak kolaydır.
Asıl mesele, tokalaşmanın ardından hangi hukukun kurulacağıdır.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca silahların susması değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, silahların sustuğu yerde hukukun konuşmasıdır.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in tavrı ise açık: “Evet.”
Gerekçesi de insani ve anlaşılır:
Bir daha gençler ölmesin. Bir anne daha evladının tabutuna sarılmasın.
Buna kim itiraz edebilir?
Ancak CHP içinde İlhan Kesici’nin “hayır” demesi, Muharrem İnce’nin CHP milletvekillerine “hayır” çağrısı yapması, meselenin ne kadar ağır olduğunu da gösteriyor.
Çünkü burada sıradan bir yasa görüşülmüyor.
Türkiye’nin elli yıllık terör meselesinin siyasal ve hukuki sonuçları tartışılıyor.
Saadet Partisi “şartlı destek” diyor ve şartını adalet ile bağımsız yargı olarak ortaya koyuyor.
Yeniden Refah Partisi ise referandum öneriyor.
Bütün bu farklı tutumlar tartışılabilir.
Ama tartışılmayacak bir gerçek var:
Toplum bu sürecin dışında bırakılamaz.
Çünkü barış, Meclis tutanaklarına yazılarak toplumsallaşmaz.
Barış, halkın ikna edilmesiyle toplumsallaşır.
İşte iktidarın en büyük açmazı da burada.
Süreç topluma yeterince anlatılmadı.
Neden şimdi?
Neden bu yöntem?
Silah bırakma nasıl doğrulanacak?
Örgüt mensuplarının hukuki statüsü ne olacak?
Demokratikleşme nerede başlayacak?
Kayyım uygulaması ne olacak?
Siyasi tutuklular ne olacak?
Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanacak mı?
Komisyon raporunda yer alan demokratikleşme başlıkları neden yasa teklifine yeterince yansımıyor?
Bunların hiçbirisi açık biçimde ortaya konulmadan, birkaç günlük Meclis görüşmesiyle böylesine büyük bir tarihsel dönüşüm yaratılmaya çalışılıyor.
Olmaz!
Bu kadar büyük bir mesele yangından mal kaçırır gibi yönetilemez.
Bir de şu meşhur “barış” meselesi var.
Bugün herkes barıştan söz ediyor.
Barış güzelmiş…
Barış önemliymiş…
Barış her şeyden önemliymiş…
Elbette!
Ama insan sormadan edemiyor:
Barış bugün güzel de dün neden güzel değildi?
Üç yıl önce?
On yıl önce?
Yirmi yıl önce?
Silahlar dün de susturulabilirdi.
Gençler dün de ölmeyebilirdi.
Anneler dün de ağlamayabilirdi.
Öyleyse Türkiye neden yıllarca aynı acının içinde tutuldu?
Çünkü savaşın faturası hiçbir zaman eşit dağıtılmadı.
Acı, yoksul evlere düştü.
Çocuğunu askere gönderen annenin evine düştü.
Siyaset ise çoğu zaman o acının üzerinden kendi hesabını yaptı.
İktidarlar zaman zaman nefretin rüzgârıyla yürüdü.
Şimdi aynı siyaset ikliminde birdenbire “barış ne güzel” deniliyor.
İnsan sormaz mı?
Madem bu kadar güzeldi, bunca yıl neredeydiniz?
AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in “birileri ekmeğinden olacak” sözü de bu nedenle önemlidir.
Terörsüz Türkiye’den kim kaybedecek?
Savaş siyasetinden kimler beslendi?
Korkudan kimler oy devşirdi?
Güvenlik kaygısından kimler siyasi alanını genişletti?
Bunlar konuşulmadan yalnızca “barış” demek kolaydır.
Çünkü herkes barışı sever.
Ama barışın bedelini ve sonuçlarını konuşmak zordur.
Şimdi mesele “evet mi, hayır mı?” noktasına indirgeniyor.
Oysa asıl soru bu değil.
Asıl soru:
Nasıl bir Türkiye?
Terörsüz ama hukuksuz bir Türkiye mi?
Terörsüz ama demokrasisi eksik bir Türkiye mi?
Yoksa silahların sustuğu, hukukun güçlendiği, Meclis’in gerçek anlamda söz sahibi olduğu ve yurttaşın sürece dâhil edildiği demokratik bir Türkiye mi?
Tercih budur.
Çünkü terörün bitmesi büyük bir kazanımdır.
Fakat terörün bitmesi, demokrasinin ertelenmesi için gerekçe yapılırsa Türkiye başka bir çıkmaza sürüklenir.
TBMM Genel Kurulu’nda çerçeve yasa 561 milletvekilinin katıldığı oylamada 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oyla geçti.
Önemli bir eşik aşılmış olabilir.
Ama unutulmamalı:
Bir yasa çıkarabilirsiniz; fakat toplumsal rıza çıkaramazsınız.
Onu ancak ikna ederek kazanabilirsiniz.
Barışı Meclis’ten geçirebilirsiniz.
Ama barışın vicdanlarda yerleşmesini kanun maddesiyle sağlayamazsınız.
Çünkü Meclis’te çoğunlukla kazanılan her oylama, milletin vicdanında kazanılmış bir zafer değildir.
Eğer gerçekten “Terörsüz Türkiye” isteniyorsa bundan sonra yapılması gereken bellidir:
Gizlilik değil açıklık…
Pazarlık değil hukuk…
Kulis değil Meclis…
Dayatma değil toplumsal mutabakat…
Ve en önemlisi:
“Biz karar verdik, siz de kabul edin” değil; “Bu ülke hepimizin, gelin birlikte karar verelim” anlayışı.
Çünkü Terörsüz Türkiye bir iktidarın seçim projesi değildir.
Bir partinin siyasi zaferi hiç değildir.
Bu ülkenin çocuklarının hayatıdır.
Annelerin gözyaşıdır.
Ve eğer gerçekten terörsüz bir Türkiye istiyorsak, yalnızca silahları susturmak yetmez.
Bu kez siyasetin de susup hukukun konuşması gerekir.
Yoksa silahlar susar…
Ama Türkiye, aynı kavganın içinde başka bir isimle yaşamaya devam eder.
(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)