Sabahın ilk ışıkları perde aralığından içeri süzülürken şehir çoktan uyanmış oluyor. Sokaklar aceleyle yürüyen insanlarla dolu. Bir elde telefon, diğer elde çanta… Herkes bir yerlere yetişme telaşında. Trafikte geçen dakikalar, bilgisayar ekranları karşısında geçirilen saatler, sosyal medyada harcanan zamanlar derken gün bitiveriyor. Akşam olduğunda ise dudaklardan aynı cümle dökülüyor:

“Vakit bulamadım…”

Ne gariptir ki bugün insanlık tarihinin en hızlı ulaşım araçlarına, en gelişmiş iletişim teknolojilerine ve en konforlu yaşam imkânlarına sahibiz. Dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde konuşabiliyor, kilometrelerce uzaklıktaki görüntülere anında ulaşabiliyoruz. Fakat bütün bu imkânlara rağmen birbirimize ulaşmakta zorlanıyoruz.

Her şeyimiz var ama vaktimiz yok...

Eskiden bayram sabahları bambaşka olurdu. Çocuklar erkenden kalkar, yeni elbiselerini giyer, büyüklerin ellerini öpmek için sabırsızlanırdı. Evlerden yükselen yemek kokuları mahalleye yayılır, kapılar ardına kadar açık kalırdı. Bayram ziyaretleri yalnızca bir gelenek değil, gönülleri birbirine bağlayan görünmez köprülerdi.

Erkenden kalkan çocuklar, bayramın ikinci günü sabah saatlerinde de kapıları çalmaya devam ediyordu. Sarıcakaya’da kapıyı açtığımda karşıma, yaşları 8-12 arasında değişen, ellerinde şeker dolu poşetler taşıyan beş-altı kişilik bir grup çıktı. O an, yüzlerindeki heyecan ve mahcubiyet karışımı ifade beni bir anda çocukluk yıllarıma götürdü. Sanki zaman geriye akmış, kendi bayram sabahlarıma dönmüştüm. Her biriyle tek tek bayramlaştım, yanaklarından öptüm. Hediyelerini verdikten sonra birbirleriyle konuşarak yanımdan uzaklaşırken, içimde beliren bu sıcak duyguyu kelimelere dökme isteğiyle bu satırları yazmaya karar verdim.

Sarıcakaya ilçesinde çocukların bayram şekeri ve harçlık toplama geleneği hâlâ tüm canlılığıyla devam ediyor. Sokak aralarında yankılanan çocuk sesleri, bayramın en saf ve en içten halini hatırlatıyor insana.

Ne güzel bir gelenek… Ne var ki, iç kesimlere doğru gidildikçe köylerin sessizleştiği, hanelerin birer birer boşaldığı da dikkat çekiyor. Göçün gölgesinde, bazı evler artık yalnızca anılarda yaşayan birer hatıra gibi kalıyor.

Bugün ise birçok evin kapısı ya kilitli ya da ardına kadar sessizliğe açılıyor. Bayramlar, yerini çoğu zaman tek tuşla gönderilen mesajlara bırakmış durumda. Birkaç saniyelik telefon konuşmaları, uzun ve samimi sohbetlerin yerini alıyor. Aynı şehirde yaşayan insanlar bile aylarca, hatta yıllarca bir araya gelemiyor. Çünkü zaman dar, insanlar yorgun, hayat ise sürekli bir yetişme telaşı içinde akıp gidiyor…

Oysa sosyal medyada saatlerce dolaşmaya vakit bulabiliyoruz. Televizyon karşısında uzun saatler geçirebiliyoruz. Gün içinde defalarca telefon ekranına bakabiliyoruz. Fakat mahallenin köşesindeki yaşlı amcanın kapısını çalmaya, yalnız yaşayan bir teyzeye “Bir ihtiyacın var mı?” diye sormaya çoğu zaman fırsat bulamıyoruz.

Hastane odalarında ziyaret bekleyen nice hasta var. Pencereden dışarıyı seyrederek gelecek bir tanıdık yüzü umutla bekleyen insanlar var. Huzurevlerinde, çocuklarının veya torunlarının yolunu gözleyen yaşlılar var. Kimi zaman bir ziyaret, bir tebessüm, içten bir selam insanın bütün gününü aydınlatmaya yetiyor. Fakat bizler bunu fark edecek kadar yavaşlayamıyoruz.

Aslında mesele vakitsizlik değil, öncelikler meselesidir. İnsan değer verdiği şeye mutlaka zaman ayırır. Bir dostu ziyaret etmek, yaşlı bir akrabanın elini öpmek, bir hastanın hâlini hatırını sormak saatlerimizi almaz. Fakat gönlümüzde bunlara yer açmadığımızda, takvimlerimiz ne kadar boş olursa olsun yine vakit bulamayız.

Toplumları ayakta tutan yalnızca binalar, yollar veya teknolojik gelişmeler değildir. Asıl güç; insanların birbirine gösterdiği sevgi, saygı ve vefadır. Bayramlar bunun için vardır. Hastalar bunun için ziyaret edilir. Büyüklerin kapısı bunun için çalınır. Çünkü insanı insan yapan, kurduğu gönül bağlarıdır.

Belki de biraz durup düşünmenin zamanı gelmiştir. Koşturduğumuz yolların sonunda neyi arıyoruz? Kazandığımız dakikaları nerede kaybediyoruz?

Bir gün hepimiz yaşlanacağız. Bir gün hepimiz bir dost sesine, bir kapı ziline, içten bir “Nasılsın?” sorusuna ihtiyaç duyacağız. O gün geldiğinde yalnız kalmamak için bugün gönül köprülerini sağlam tutmak zorundayız.

Çünkü her şeyimiz olabilir; makamımız, paramız, teknolojimiz, imkânlarımız...

Ama kaybolan değerlerimizi geri getirecek kadar vaktimiz her zaman olmayabilir.