Dinimiz İslam’ın, diğer zaman dilimlerinden daha farklı kabul ettiği belirli gün ve aylar vardır. Bu aylardan biri olan Muharrem ayı, tarih boyunca insanlık için dönüm noktaları sayılabilecek önemli olayların yer aldığı bir aydır. İslam’dan önceki semavî dinlerce de, değerli bir zaman dilimi olarak kabul edilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v), İslam tarihi açısından da önem arz eden bu ayda, özellikle bu ayın,

“Aşûre günü” diye adlandırılan onuncu gününde oruç tutmayı tavsiye etmiştir. 

Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde, Yahudilerin Aşûre günü oruç tuttuklarını gördü. “Bugün niçin oruç tutuyorsunuz?” diye sordu. “Bu, hayırlı bir gündür. Allah’ın İsrailoğullarını düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de Hz. Musa’nın oruç tuttuğu gündür” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), “Ben Musa’ya sizden daha lâyığım (yakınım)” buyurdu ve hem kendisi bu günde oruç tuttu, hem de Müslümanlara oruç tutmalarını emretti (Buhârî, Savm, 69; Müslim, Sıyâm, 127-128).

Hz. Peygamber, Aşûre günü oruç tutmayı teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Aşûre gününün orucunun, bir önceki yılın günahlarına keffaret olmasını Allah’tan umarım” (Tirmizî, Savm, 48).

“Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur” (Tirmizî, Savm, 40).

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Yahudilere muhalefet için, ertesi sene Aşûre orucunu Muharrem’in dokuzuncu günü de tutacağını söylemesi (Ebû Dâvûd, Savm, 66); bu orucun, Muharrem ayının dokuzuncu ve onuncu veya onuncu ve on birinci günlerinde tutulmasının daha doğru olacağına işaret etmektedir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4, 52).

Ehlibeytin Müslümanlar Nezdindeki Önemi

Ehlibeyt; “ev halkı”, “ev sahibi ile eşi, çocukları ve torunları” demektir. Terim anlamı ise, “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ailesi ve soyu” demektir.

Emevîler’in ikinci hükümdarı Yezid zamanında ve hicrî 61, milâdî 680 yılı Muharrem ayının onuncu günü Hz. Peygamber (s.a.v)’in torunu Hz. Hüseyin (r.a.)’in şehadeti ile sona eren elim olay meydana gelmiştir.

İnsanların can, din, mal, nesil ve akıl emniyetini temin etmek İslam’ın temel hedeflerindendir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,  haksız yere cana kıymak haram kılınmış ve bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmeye, bir hayatı kurtarmak da bütün insanlığı kurtarmaya denk tutulmuştur (Maide 5/32). 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in aile halkından, ehlibeytinden bu şerefli insanların haksızca şehit edilmesi, bütün Müslümanlar adına son derece üzüntü verici, acı bir hadisedir. Kerbelâ’da Hz. Hüseyin gibi büyük bir şahsiyetin şehit edilmiş olması, tüm Müslümanları derinden etkilemiştir.

İslam dünyası, Hz. Hüseyin’i rahmetle anmış, onu Hz. Hamza ile birlikte “Şehitlerin Efendisi” olarak görmüştür. Evlatlarına Hasan ve Hüseyin isimlerini vererek onların aziz hatıralarını yaşatmaya devam etmiştir.

İslam tarihinde meydana gelen bu üzücü olayları iyi düşünmek ve bunlardan ders çıkarmak gerekir, çünkü tarih bir ibret levhasıdır. Biz Müslümanlara düşen görev, bu elim hadiselerden gerekli dersi çıkarıp, müminlerin birlik ve beraberliğine uzanan her türlü tehlikeye karşı uyanık olmaktır. Bununla birlikte şu hususu da hatırdan çıkarmamalıyız:

Hz. Hüseyin’e ve yanındakilere reva görülen bu haksızlık, Müslümanlar arasında düşmanlık sebebi olmamalıdır. Zira günümüzde Müslümanların her zamankinden daha fazla bir ve beraber olmaya ihtiyacı olduğu aşikârdır.

Yazımı, bu konuda uyarıcı olması açısından şu ayet-i kerime ile bitirmek istiyorum:

“Allah ve Rasulüne itaat edin ve birbirinize düşmeyin. Sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir” (Enfal 8/46).