Bayrama hasrettir gönüller, bayrama âşık... Bundan dolayı ki dünyanın her neresine gidersek gidelim milletlerin bazı günleri kutladığını, o günlerin neşesiyle ve aldığı enerjiyle zaman denizine yelken açtığını; belki de yalancı bayramlar uğrunda kendini aldattığını görürüz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) bayramlara başka bir boyut getirmiştir. Bayramlar O’nun lisanında adeta Allah’ı anma, barışma, sevgiyi yaşama düğünleridir. O, şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ size, kutladığınız bu iki günün yerine, daha hayırlısını, Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı’nı hediye etti” (Ebû Dâvûd, Salât, 245). Vahyin ilk muhatapları, sahabe efendilerimiz bu sese tabi oluyor; eskiden kutladıkları, cahiliye kültürüne dair günleri bırakıyorlardı. Yalancı sevinçler vardı eski bayramlarında, en önemlisi de şirk ve günah...
Zorlu geçen günlerin akabinde bayrama ulaşmak, özgürlüğün hediyesidir. Sanki melekler gökyüzünden şöyle seslenir: “Zorluklarla ve fedakarlıklarla geçirdiniz Ramazan’ı, artık siz nefsinizin dizginlerini elinize aldınız. Rahmanın nimetlerinin kıymetini bildiniz, kadrini anladınız; buyurun sevinin nefsinizin esaretinden özgürlüğe doğru gidişe, bu bayram size bir hediye.”
Mutluluk asrında bayram günleri bir başkaydı. Efendimiz (s.a.v.) toplumun her kesiminin mescitte bu güzel günler vesilesiyle kaynaşmasını istiyordu. Yaşlıdan çocuğa, erkekten kadına herkes onun huzur veren ortamında toplanıyordu. Peygamberimiz, bayram sabahı namaza katılma konusunda son derece titiz davranır, hatta bayramlık elbisesi olmayan hanımların bile bir arkadaşından ödünç elbise alarak musallâya gelmelerini isterdi. Ensar hanımlarından Ümmü Atıyye’nin anlattığına göre Rasulullah, genç-yaşlı, evli-bekâr bütün hanımların bayram günü musallâya çıkmasını, hatta âdetli olanların da gelerek namaz kılmaksızın bir kenarda durmalarını ve duaya iştirak etmelerini istemişti (Buhârî, Salât, 2). Kadında bayram yapmalıydı, Allah Rasulü (s.a.v)’nden mesajlar almalıydı. Hiç kimse sevgi ve bilgi halesinin dışında kalmamalıydı.
Ramazan akabinde bayram asrı saadette toplumsal bir terapinin merkeziydi. Bütün bir toplumun birbirine sarıldığı, şefkatle kucaklaştığı günlerdi. Yeri geldiğinde değişik folklor oyunlarıyla sahabe efendilerimiz eğlenceler düzenler, bunu insanlar izlerdi. Hz. Aişe annemiz anlatıyor: “Bayram günü Sudanlılar, Peygamber (s.a.v.)’in önünde gösteri yapıyorlardı. Beni de çağırdı, omzunun üzerinden ben de onları seyrediyordum. Kendim ayrılmak isteyinceye kadar onları seyrettim” (Müslim, Îdeyn, 19). Neydi bu eğlencelerin gayesi, hüzne boğulmuş ruhlara güç vermek, yeniden ibadet aşkını ateşlemek, yorulmuş beyinlere aktivite kazandırmak ve daha nice hikmet…
Hakikatte bu kutlu günler, büyük bayramı müjdeler; derin manalar anlaşılırsa… En büyük bayram “Kulum bana dön, ben senden razı, sen benden razı; nebilerin, velilerin, salihlerin arasına buyur, aradığını bulmuş olarak, huzura ermiş halde, buyur gir cennetime” (Fecr 89/28,29,30) hitabıyla Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir. Dünya misafirhanesinden ayrılış anında bu hitaba kavuşan kul, en büyük bayramı yaşamış demektir.
Bayram değişenler değişirken, pişenler için vardır. Çiğ ruhların insanlığa vereceği nedir ki?! Bencil arzularının kölesi olan, almayı bekler; değil bütünüyle vermeyi, paylaşmayı bile bilmez. Değişim, dönüşüm ve gelişim imanla başlar, ibadetlerle ilerler, Ramazan’la devam eder, kurbanla kemale erer. İşte bir değişim örneği; Hz. Ali (r.a.)’nin kardeşi olan sahabi Cafer bin Ebi Talib’in, o günkü Afrika süper devletinin başkanı olan Necâşî karşısında söylediği sözlerde kendini gösterir: “Ey melik biz kan içer, leş yer, zina eder, hırsızlık yapar, adam öldürür, yağmacılıkla uğraşırdık, kuvvetli zayıfı ezer, insanlık adına utandırıcı daha neler neler yapardık” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/201). Doğruyu gösteren güneşle tanışınca insanlığa medeniyeti, merhameti, irfanı öğreten yüce ruhlara dönüştüler. Rasulullah Efendimiz onların dolunayı, güneşi ve bayramı oldu.
Alvarlı Muhammet Lütfi Efendi’nin dediği gibi “Cümle günah pak ola, bayram o bayram ola.” Günahlardan tövbe yoluyla kurtulmak, hayata yeni bir çizgi çekip yeniden başlamak en büyük ve kutsal sevinci tatmak demektir. Sevincin en yücesini tatmak ise bayramın manasını anlamaktır. Bunun yolunu hayata tefekkürle bakmak gösterir. Gerçekte sevinebileceğimiz şeyler yaptık mı? Hayatımızı nasıl geçirdik? Sevgi bizim için ne ifade ediyor? Bencil miyiz? Yoksa diğerkâm mı? Başkalarının dertleriyle ne kadar alâkadarız? Hayat üniversitesinde emekliye ayrılırken geride bırakabileceğimiz, insanlığa hizmet edecek eserlerimiz var mı? Sahabe gibi güzele ve iyiye doğru bir değişim içinde miyiz?
İşte bütün bu soruların cevapları bize büyük sevinçlere ne kadar yakın olduğumuzu gösterir. Yoksa dünyada yaşadığımız yalancı sevinçler bizi aldatıp ebedi matemlerin, yasların içine düşürebilir. Bütün bu manalar itibariyle iman bayramdır, inkâr ise hicran... Cennet büyük bayram…Aziz Kur’an hürmetine gerçek imanla büyük bayrama, cennete kavuşmamız temennisiyle…Ya Rab bütün ümmete, bu aziz millete sevinç dolu gerçek bayramlar nasip eyle…
Sacid EKERİM
İl Müftü Yardımcısı
MEAL OKUYORUM
Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, idare ve himayeniz altında olanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (en-Nisâ 4/36)
HER GÜNE BİR HADİS
“Akrabasının yaptığı iyiliğe aynısıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten kişi, kendisiyle alâkayı kestikleri zaman bile, onlara iyilik etmeye devam edendir.” (Buhârî, Edeb, 15; Ebû Dâvûd, Zekât, 45; Tirmizî, Birr, 10)
GÜNÜN DUASI
Allah’ım! Bütün işlerimizin sonucunu güzel eyle, dünyada rezil olmaktan ve ahiret azabından bizi koru...
BİR SORU-BİR CEVAP
Fıtır sadakası cami inşaatı için verilebilir mi?
Fıtır sadakasının geçerlilik şartlarından biri de temliktir. Temlik eşya üzerindeki mülkiyet hakkını veya malî bir hakkı başkasına devretmeyi ifade eder. Cami, okul, köprü, yol vb. yerlere temlik söz konusu olmayacağından fıtır sadakası verilemez (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, III, 291, 325). (Fetvalar,DİB Yay.syf.258)