Kalbinizin yorulduğu oldu mu hiç? Hayattan, koşuşturmadan, kalabalıklardan... İşte böyle anlarda sığınılacak bir liman arar insan değil mi? Sessiz, sakin… İçeri bir adım attınız mı, bir sessizlik sarar sizi. Ama öyle ürküten bir sessizlik değil; sanki omzunuza hafifçe dokunup “hoş geldin” diyen bir huzur… Sadece bedenin değil, ruhun da huzur bulduğu bir yer… Evet, camiden bahsediyorum.
Camilerimiz bazen mahallenin ortasında sessizce duran, ama yüreği hep atan yerlerdir. Dışarıdan bakınca sıradan bir bina gibi görünür belki ama içine girince anlarsınız; bu taş, bu tuğla, bu halı… Sayısız yakarışa şahitlik etmiştir. Çünkü camiler, taşla değil, dualarla örülmüş; gözyaşıyla, ümitle, secdeyle anlam kazanmış mabetlerdir.
Camilerimiz sadece namaz kılınan yerler değil, ilim öğrenmek kendisine farz olan Müslüman için bir okuldur. Allah Rasûlü (s.a.v.)’nün etrafındaki ashabı gibi, genç-yaşlı, kadın-erkek demeden toplandığımız, birlikte huzura durarak huşu bulduğumuz yerlerdir camiler... Bir anne yahut baba, evladının elinden tutup ilk defa camiye getirdiğinde, ona sadece namazı değil; aslında bir duruşu, bir yönelişi, bir aidiyeti de öğretmiş olur. Ve bir mahallede ezan okunuyorsa o mahallede umut vardır, dua vardır, Allah’a yüzünü dönmüş yürekler vardır.
Camilerimizde farklılıklarımız ortadan kalkar. Zengin, fakir, genç, yaşlı... Saflar eşittir. Hiç kimse kimin ne giydiğine, ne iş yaptığına, ne kadar kazandığına bakmaz. Orada tek kıymetli olan şey; omuzların aynı safta, alınların aynı secdede buluşmasıdır. Allah Teâlâ (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur” (Tevbe 9/18).
Ne gariptir… Çocuklarımızı parka, sinemaya, kursa götürüyoruz; ama konu cami olunca “ya sıkılırsa, ya ses yaparsa” diye çekiniyoruz. Halbuki camiler, çocuk sesiyle güzelleşir. O minik ayak sesleriyle büyür cami… Geleceğimizin omzunda yükselecekse bu ülke, evet; o yükselişin zemini camilerin avlusu olmalıdır.
Bazen dışarıdan gürültüler gelir kulağımıza. Ama camiden içeri girince... O sessizlik değil, huzurdur. Bir nefes, bir sükût, bir teskin... Peygamber Efendimizin şu hadisi ne kadar da güzeldir: “Yeryüzünde Allah’ın en çok sevdiği yerler mescitlerdir” (Müslim, Mesâcid, 288).
Camiyi dolduran kalabalıklar değil, yüreklerdir. İçeri girerken ayakkabımızı çıkarmakla kalmayız, dünya yükünü de dışarıda bırakırız. İçerde yalnızız, ama asla yapayalnız değil… Rabbimizledir yüreğimiz. Ezan hâlâ okunuyorsa bu memlekette, bu millet ayaktadır. Lakin, o ezanı duyan kulaklar camileri boş bırakmamalıdır. Günde beş kez okunan o çağrıya, bir selamla, bir adımla, bir niyetle cevap verilmelidir.
Cami sadece ibadetin değil; iç huzurun, gönül eğitiminin, aidiyetin de merkezidir. Evimizde bir şey bozulduğunda usta çağırıyoruz değil mi? Peki ya kalbimizdeki hastalıklar için? İşte cami, kalbin ustasıdır. Tamir eder, onarır, toparlar, güç verir.
Sonuç olarak; camisiz şehir, kalpsiz insan gibidir. Kalpsiz yaşayan bir beden ne kadar canlıysa, camisiz bir toplum da o kadar canlıdır... Bir şehirde camiler doluyorsa kalpler hayattadır; camiler boş kalıyorsa dönüp önce yüreklerimize bakmamız gerekir. Rabbimiz bizleri, hayatın merkezine camilerimizi alan, onlarla dirilen kullarından eylesin…

Muhammed Ali YAVUZ
Vaiz