Türkiye’de bazı hikâyeler vardır; insan okuyunca Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesini hatırlar.

Herkes bilir.

Herkes görür.

Herkes konuşur.

Ama cinayet işlenmeden önce kimse cinayeti engellemez.

Bizde de bazen para kaybolmadan önce herkes kokusunu alır. Fakat nedense paranın peşine düşmek yerine, paranın kokusunu alanın peşine düşülür!

Eski MASAK yöneticisi Ramazan Başak’ın kamuoyuna yansıyan açıklamaları tam da böyle bir tabloyu önümüze koyuyor.

Başak, 45 yıllık kamu ve özel sektör deneyimine dayanarak finans piyasalarında yaşanan bazı olaylara ilişkin ağır iddialar ortaya atıyor. BDDK ve SPK’nın mevzuata aykırı işlemler ve dolandırıcılık iddiaları karşısında etkin hareket etmesinin çeşitli biçimlerde engellendiğini söylüyor.

İşte burada mesele, artık yalnızca birkaç fonun, birkaç şirketin, birkaç hesabın meselesi olmaktan çıkıyor.

Mesele denetimin denetlenmesi!

Bir bürokrat “Ben görevimi yapamıyorum” diyorsa, devletin asıl alarmı o anda çalmalıdır.

Çünkü MASAK susarsa para konuşur.

BDDK susarsa banka konuşur.

SPK susarsa borsa konuşur.

Siyaset susarsa...

Dedikodu konuşur!

Son günlerde fonlar üzerinden ortaya saçılan iddialar da bu nedenle yalnızca “kim ne kadar para aldı?” sorusuyla geçiştirilemez.

Asıl soru şudur:

Bu sistem nasıl kuruldu, kimler gördü, kimler uyardı ve kimler sustu?

Çünkü yüz binlerce yatırımcının, milyarlarca liralık kaynakların ve finansal piyasaların söz konusu olduğu bir düzende “Ben bilmiyordum” cümlesi, vatandaşın sırtında pek hafif kalır.

Başak’ın anlattığı geçmişteki bir banka lisansı süreci de bu bakımdan dikkat çekici. Sermaye tartışmaları, reddedilen başvurular ve ardından devreye girdiği ileri sürülen “görünmez el”...

Devletin kapısında mevzuat nöbet tutarken içeride başka bir anahtar dolaşıyorsa, vatandaşın sorusu basittir:

O anahtar kimin cebindeydi?

Daha çarpıcı olan ise Başak’ın kendisinin maruz kaldığını anlattığı süreç.

İddialarını dile getiren eski bir MASAK yöneticisinin, şikâyet üzerine iki kez gözaltına alındığını söylüyor.

Yani tabloyu şöyle okuyorsunuz:

Uyarırsan gözaltı, susarsan kariyer!

Ne güzel memleket düzeni!

Denetim mekanizmasına “Dur!” deniyor; sonra denetlemeye çalışan bürokrata “Sen de dur!” deniyor.

Bir tek para durmuyor!

Para maşallah...

Fonda yüzüyor, fondan fona geçiyor, hesapta dolaşıyor; sonunda vatandaşa gelince ortadan kayboluyor!

Amerika’da Bernie Madoff’un kurduğu devasa Ponzi düzenini yıllarca sorgulayan Harry Markopolos’un uyarıları, finans tarihinin en bilinen örneklerinden biri oldu. Markopolos’un uyarıları uzun süre karşılık bulmasa da sonunda sistem çöktü.

Bizde ise Başak’ın anlattığı tablo bambaşka bir ironi taşıyor:

Sistemi sorgulayanın sistemi tarafından sorgulanması!

Üstelik mesele yalnız nezarethane değil.

Başak, yıllarca finans kuruluşlarına MASAK mevzuatı ve risk yönetimi eğitimleri vererek geçimini sağladığını; yaşadığı süreç sonrasında kurumların kendisinden uzaklaştığını, önceden ödemesi yapılmış eğitimlerin bile iptal edildiğini anlatıyor.

İşte burada insanın aklına Şair Eşref’in mürekkebini zehirlemesi geliyor.

Devletin görevlisi susacak...

Piyasa susacak...

Denetçi susacak...

Ama para konuşacak!

Ne hoş!

Demek ki yeni ekonomik modelin bir de “sessiz ortaklık” versiyonu var.

Fakat burada çok daha ciddi bir mesele var.

Fon skandalı iddialarının siyasi bağlantıları olduğu yönündeki tartışmalar varsa, bunların ne propaganda malzemesi yapılması ne de üzerinin örtülmesi gerekir.

Belge varsa ortaya konur.

İddia varsa soruşturulur.

Bağlantı varsa hukuk ortaya çıkarır.

Suç yoksa da yine hukuk aklar.

Ama hukuk yerine telefon trafiği, makam baskısı, siyasi nüfuz veya bürokratik korku devreye giriyorsa, o zaman mesele artık fon değil, devlet kapasitesidir.

Çünkü kirli para yalnız cebin rengini değiştirmez.

Siyasetin rengini de değiştirir.

Kirli para siyasete girerse siyaset kirlenir.

Siyaset kirlenirse denetim gevşer.

Denetim gevşerse fonlar büyür.

Fonlar büyürken vatandaşın güveni küçülür.

Sonra fatura Hazine’ye, yani yine vatandaşa çıkar.

İşte o zaman mesele birkaç “foncu”nun hikâyesi olmaktan çıkar.

Devletin kim tarafından, hangi çıkar ilişkileriyle ve hangi denetim mekanizmaları üzerinden yönetildiği sorusuna dönüşür.

Ramazan Başak’ın iddiaları doğruysa, ortada yalnızca finansal bir skandal yoktur.

Denetimin felç edilmesi iddiası vardır.

İddialar doğru değilse de yapılacak şey bellidir:

Belgeler açıklanır, soruşturmalar tamamlanır, hukuk kararını verir.

Ama hiçbir şey olmamış gibi davranmak, bu ülkede artık en pahalı davranıştır.

Çünkü vatandaşın parasını kaybedebilirsiniz.

Güvenini kaybederseniz...

Devletin kasasını yeniden doldurursunuz; ama devletin vicdanını yeniden dolduramazsınız.

Ve son söz:

Bir ülkede yolsuzluğu haber veren değil, yolsuzluğu yapan korunuyorsa; mesele artık paranın nereye gittiği değildir.

Mesele, devletin anahtarının kimin cebinde olduğudur.

Çünkü kirli para temiz parayı kovar.

Kirli para siyasete girdiyse, siyaseti de temizlemek artık yalnızca ekonomi meselesi değildir.

Bu, devlet meselesidir.