Eylülün tatlı serinliği, tüm yurtta olduğu gibi Eskişehir’in de cadde ve sokaklarını sararken, dün sabah bambaşka bir ritimle uyandı şehir. Yazın rehavetine teslim olmuş, sessizliğe bürünmüş kaldırımlar; omuzlarında heyecanla taşıdıkları rengârenk çantaları, ellerinde anne babalarının elleri ve gözlerinde hem umudun hem de ilk günün tatlı ürkekliğinin ışıltısını taşıyan çocuklarla yeniden şenlendi.

Anne babalarının ellerini sımsıkı tutarak okullarına başlayan o minik eller, şimdi kalem tutacak, harfleri yan yana getirip kelimeler kuracak, belki de ilk hayallerini kâğıda dökecek.

Açılan okul kapıları, yalnızca dersliklerin değil, geleceğin de eşiği olarak aralandı. Haziran ayından bu yana tenhalığa bürünen koridorlar; ahşap sıraları, sessiz sınıfları ve tebeşir kokusunu içine çekmiş tahtalarıyla yeniden insan sesine kavuştu. Meraklı bakışlar, çocuk kahkahaları ve birbirine karışan neşeli cıvıltılar, okulun duvarlarına yeniden hayat verdi.

Dün çalan o ilk zil, yalnızca yeni bir eğitim-öğretim yılının başlangıcını değil, bir toplumun yarına dair kurduğu en taze düşlerin de habercisiydi.

Düşünüyorum da okul; yalnızca dört duvardan, tahtadan ve sıralardan ibaret soğuk bir yapı değildir. O duvarların arasında bir ruh şekillenir. Bir çocuğun zihninde ilk kıvılcımlar orada çakar; karakterinin harcı, zamanın ve hayatın sert rüzgârlarına karşı orada sabırla ve emekle yoğrulur.

Ve bu kutsal yapının en fedakâr, en vefakâr emekçileri şüphesiz eli öpülesi öğretmenlerimizdir.

Bir harfin, bir fikrin, bir ufkun peşinde ömrünü tüketen bir öğretmenin dokunuşu, bazen bir insanın bütün kaderini değiştirecek güce sahiptir. Zihnini ve kalbini öğrencisine açmak, yalnızca bir meslek değil; sabır, sevgi ve sarsılmaz bir irade isteyen büyük bir gönül işidir.

Tam da bu yüzden medeniyet hafızamıza kazınmış söz, öğretmenliğin anlamını yüzyıllar sonrasına taşır:

“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.”

Çünkü öğretmek, yalnızca müfredatı aktarmak değildir. Ham bir ruhu sabırla, zarafetle ve nakış nakış emekle işlemektir. Bir çocuğun zihnine bilgi, kalbine merhamet, karakterine sorumluluk ve hayatına yön vermektir.

Her yeni eğitim yılı, öğretmenlerimizin omuzlarındaki bu ulvi yükü ve taşıdıkları saygınlığı bir kez daha hatırlatır bize.

Ancak bu meşakkatli yolculukta yük yalnızca öğretmenlerin omuzlarında değildir. Belki de tarih boyunca hiç olmadığı kadar ağır bir sorumluluk -Adıyaman’daki vahşeti hatırladığımızda- bugün anne babaların sırtındadır.

Özellikle büyük şehirlerin karmaşası, bitmek bilmeyen koşturmacası ve yüksek beton binaların üzerimize düşen soğuk gölgesi altında evlat yetiştirmek, kimi zaman fırtınalı bir denizde pusulasız yol almaya benziyor.

Günümüz dünyasında ebeveyn olmak; artık yalnızca çocuğun beslenmesini, giyimini ya da okul masraflarını karşılamaktan ibaret değil dostlar!

Dijital ekranların kuşatması altında, hızlı tüketim çağının tam ortasında bir çocuğu kendi öz değerleriyle buluşturabilmek; ona sabretmeyi, odaklanmayı, düşünmeyi ve hayatın içinde derinleşebilmeyi öğretebilmek büyük bir mücadele gerektiriyor.

Büyük şehrin stresi, mesai saatlerinin yorgunluğu ve trafiğin tükettiği sabır arasında anne babalar, kendi yorgunluklarını bir kenara bırakıp çocuklarına güvenli ve huzurlu bir liman olmak zorundalar.

Peki, bu çetin çağda ve bu hızlı akışta gerçek başarı nedir?

Sadece karneye yansıyan yüksek notlar ya da sınav sıralamalarındaki rakamsal dereceler mi?

Şüphesiz ki hayır.

Gerçek başarı; merak duygusunu yitirmemiş, ahlakı ilmin önüne koyabilmiş, empati kurabilen, vicdan sahibi ve hayatın zorlukları karşısında pes etmeyen dirençli bireyler yetiştirebilmektir.

Anne babalar olarak bu yeni dönemde bize düşen; çocukları yarıştıran değil, çocuklarının içindeki özgün ışığı keşfeden birer rehber olabilmektir.

Onları kendi hırslarımızın birer nesnesi hâline getirmek yerine, aklın ve bilimin aydınlığında kendi yollarını bulmalarına, özgürce yürümelerine imkân sağlamalıyız.

Çünkü her çocuğun yürüdüğü yol farklıdır. Kiminin ışığı erken parlar, kimi sessizce büyür; kimi kalabalıkların içinde kendini gösterir, kimi ise kendi dünyasının derinliklerinde büyük bir cevher taşır.

Bize düşen, o cevheri fark etmek ve onu doğru zamanda, doğru ellerle işleyebilmektir.

Zamanın hızla aktığı, bilginin kirletildiği ve cehaletin farklı biçimlerde maskelendiği günümüz dünyasında yolumuzu aydınlatacak temel nirengi noktası ise bellidir.

Büyük mütefekkir Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin çağlar aşarak günümüze ulaşan şu veciz sözü zihnimde yankılanıyor:

“İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”

Bilginin, zarafetin, erdemin ve liyakatin kılavuzluk etmediği hiçbir başarı; ne bireye ne de topluma gerçek anlamda saadet getirebilir.

Dün sabah çalmaya başlayan o zillerle birlikte yeni bir maraton başladı.

Sınıfları neşeyle dolduran evlatlarımıza zihin açıklığı ve başarı; yolumuzu aydınlatan fedakâr öğretmenlerimize sabır, güç ve kolaylık; bu meşakkatli yolculukta gece gündüz çabalayan tüm anne babalarımıza ise gönül ferahlığı diliyorum.

Çünkü her okul sırası, yalnızca bugünün değil, yarının da kurulduğu bir yerdir.

Okul kapılarından içeri giren her bir çocuğumuzun, yarınlarımızı aydınlatan birer meşale olması dileğiyle…

Yeni eğitim ve öğretim yılımız kutlu olsun.



(Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır.)