Hayat boyu hep bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri tamamlamaya çalışıyoruz. Önümüze koyduğumuz hedeflere ulaşınca her şey düzelecek sanıyoruz: İyi bir kariyer, maddi açıdan rahat bir hayat, doğru insan ya da ulaşmak istediğimiz somut başarılar…
Hedefler geride kaldığında anlıyoruz aslında, aradığımız içsel tatminin bizi varış çizgisinde hazır beklemediğini.
Kendimizi bulmak da öyle bir anda olmuyor. Bir gecede aydınlanmıyoruz mesela…
Hayatın içinde yaşadıkça, değiştikçe ve bazen de yanıldıkça kendimizi daha iyi tanıyoruz. İşlerin istediğimiz gibi gitmediği, ne yapacağımızı bilemediğimiz zamanlar da bunun bir parçası. Çünkü insan, en çok böyle anlarda neye gücünün yettiğini ve aslında kim olduğunu görmeye başlıyor.
Sürekli nereye varacağımızı düşünmek, yolun kendisini kaçırmamıza neden oluyor.
Hayat biraz da yolda karşılaştıklarımızdan ibaret değil mi?
Bazen durmak, bazen yön değiştirmek, bazen de hiçbir şey yapmadan biraz beklemek gerekiyor…
Zaten hiçbir yol dosdoğru gitmez, gitmesi de gerekmez.
Sonunda vardığımız yerden çok, oraya nasıl geldiğimiz kalıyor geriye. Varış noktası sadece bir bahane. Mühim olan nereye vardığımız değil; yürürken kendimize ne kadar yaklaştığımız.