Tatil… O sihirli kelime. Birden bire her şeyi güzelleştirir. Sabah kahveni denize karşı içersin, ayakların çıplak, zihnin hafif… Öğle güneşinde şezlongda dalıp gitmek kimseye garip gelmez. Akşam planı "nerede ne yesek?" sorusuyla başlar. En büyük meselen dalgaların şiddeti, yandın mı yanmadın mı tartışmasıdır. Zaman ağır akar, hatta bazen saat bile durmuş gibi olur.
Ama sonra… O gün gelir. Valizle göz göze geldiğin, “ben ne kadar alışveriş yapmışım?” diye kendi kendine söylendiğin o sabah. Havaalanında son bir kez bronz tenine bakarsın aynada. Hüzünle çekilen vedalık bir selfie… Ve ardından: dönüş.
Evdesin. İlk sabah, çalan alarm sesiyle uyanıyorsun. Tatildeki o huzurlu, sessiz uyanışlar yerini bir anda gelen “Bugün hangi toplantı vardı?” paniğine bırakmış. Kahve artık keyif değil, uyanmak için mecburi bir sabah rutini. Dalgaların sesi yok… Onun yerine sokaktan gelen korna sesleri, komşunun süpürgesi, üst kattan taşınan eşyalar... Şehir seni tüm ihtişamıyla karşılıyor.
Ofise döndüğünde her şey kaldığın yerden devam ediyor. E-postalar seni hiç unutmamış. Masandaki kahve kupası bile sana sitemli bakıyor: “Nereye gittin be güzelim?” diyor sanki. Tatilin üzerinden günler geçmiş olabilir ama sen hâlâ zihinsel olarak sahildesin. Google’a “Bir sonraki resmi tatil ne zaman?” yazarken kendini yakalıyorsun. İşte o an, fark ediyorsun: Geri döndün.
Ama kabul edelim, bazı şeyler sende kaldı. Tenindeki hafif bronzluk, telefon galerisini süsleyen o şahane kareler… Denizin ortasında çektiğin o poz, hâlâ “profil fotoğrafı olur mu?” diye bakılıyor. Silmeye kıyamıyorsun. Çünkü o karelerde huzur var, kahkaha var, sen varsın.
Bir de o küçük anlar var… Market rafında hindistan cevizli bir şampuan görüyorsun, burnuna birden Bodrum esintisi çarpıyor. Kafede çalan o yaz şarkısı mı? Hop! Ruhun anında plajda. Elinde kalem ama aklın dondurmacıda: “Acaba geçen yılki yer hâlâ duruyor mudur?”
Tatil bitmiş olabilir, ama etkisi kolay kolay silinmez. Çünkü tatil sadece gitmek değil; biraz da “Ben kimdim?” sorusuna, sahilde güneş gözlüklerinin arkasından cevap aramaktır. Trafikten, bildirimlerden, alarm seslerinden uzaklaşıp gerçek bir “oh be” diyebilmektir.
Şimdi yine şehirdesin. Toplantı bildirimleri, kahve bağımlılığı ve "Bu hafta sonu da göz açıp kapayıncaya kadar bitti" serzenişleriyle baş başasın. Ama ruhun hâlâ deniz tuzlu, saçlarının arasında hâlâ o rüzgâr dolanıyor gibi.
Ve her sabah, bilgisayarını açarken o tanıdık ses içinden hafifçe fısıldıyor: “Bir gün, yeniden…”
Hem de bu kez valizi biraz daha büyük hazırlayıp gitmek var akılda. Dönüş biletini almadık diye kimse kızmaz herhalde, değil mi?