Unutulan kültür değerlerimizden biri de ‘davet’… Emirdağ'da davete ‘teklif, teklif etme’ derdik önceden. Davet de dense teklif de dense içim bir hoş oluveriyor hemen. Hemen aklıma o resmiyetten uzak samimi çağrıların yokluğu geliyor. Çocukluk ve gençlik yıllarımdaki davetler, davetliler gelip geçiyor gözümün önünden. Benim yaş grubunda olup da küçük sofralar etrafındaki muhabbeti özlemeyen var mı ki! Gönül köprüsü davetler akla gelince içini çekmeyen var mı ki! On beş tatilde (sömestr) teyze, amca, halı, dayı … çocukları davet edilirdi sırayla. Yatılı okuldan gelip aile sıcaklığını, akraba kadir kıymetini yaşadığım o davetler yok artık. Ramazan’da iftara öğretmen, imam, fakir … davetleri de kayboldu maalesef. Hacc’a gidenlere, gidecek olanlara sıra yemeği ya da güveç ikram edilen o davetler, ne anlı şanlı olurdu öyle. ‘hacı aşı / hacı pilavı’ denen Hacc’a gidenin verdiği yemeğe hemen herkes davetliydi. Bir çeşit helalleşmeydi bu davet. Düğünlerde gelinlik kızlar, arkadaşlarıyla beraber davete giderdi. Gelinlik kız davetlerinin bir kısmı yakınlık derecesine göre çerez ile bir kısmı sıra yemeği ile olurdu. Yemeksiz olanlar da vardı tabi. Bu davetlerdeki eğlencelerin tadı bir başkaydı hani. Yakın mesafelerde çalgıcı eşliğinde şen şakrak giden kızlara bakan erkeklerin kızları izleyişindeki zevk ve heyecanı hâlâ yaşar gibiyim. Düğünün vazgeçilmezi, düğüne gelen herkese verilen sıra yemeğini ve yemekteki tadı unutamıyorum. Düğün derneğe gelen okuntulular/davetliler, düğün sahibinin yükünü hafifletmek amacıyla davet edilirdi. Onlar, yatılı misafir de alınırdı. Kendi tek döşekte yatan ev sahibinin misafirine çift döşekten yatak yapması, ne güzel bir değer verişti öyle. Bunları yaşamış olmanın hazzı bir başka bende. Bizim evde bu konukların sabah kahvaltılarında ve öğün yemeklerindeki anamın ve ebemin telaşı bir başkaydı. Misafir alan her hane, böyle olsa gerekti. Bu davetlilerin çalgıcı eşliğinde düğün evine gidişindeki coşku, heyecan, sevinç, mutluluk … birbirine karışırdı. O insanlardaki samimiyet ne de güzeldi öyle, ne de güzeldi. Askere gidecek genç, arkadaşları ile beraber davet edilirdi. Askere gidene verilen ucufu önceleri sadece askerlik yapanların verdiğini zannederdim. Özellikle sonbahar/kış mevsimine denk gelen asker davetlerinde asker uşağının davet sonunda geceleri köyün sokaklarını inleten yanık gaba hava türküleri aklımdan çıkmaz hiç. Hısım akraba, herhangi bir sebeple birbirini davet ederdi. Özellikle kış aylarındaki benzer davetlerde arabaşı vazgeçilmezdi. Bu ne güzel bir duygu, ne güzel bir eylemdi öyle. Küçük kırgınlıkları ortadan kaldırdığı gibi olası olumsuzlukları da fırsat vermezdi bu davetler. Ne güzeldi bu davetler öyle. Bayram sofraları, davetin en güzel kalıcı örneğiydi. Davet unutuldu neredeyse. Davet unutulunca misafirlik de gönül alma da kendiliğinden kayboluverdi. Bu sebeple insanımız daha çok ve daha çabuk bireyselleşti. Bu da yalnızlığı getirdi haliyle. Davet, kültürümüzün sessiz ama taşıyıcı sütunlarından biriydi. Davet, sadece ‘çağırmak’ değildi. Davet, sadece bir arada olmayı istemek de değildi. Davet; içinde incelik, değer verme ve gönül alma olan bir durumdu. Davet, bir kültür diliydi. İnsanımızı insanımıza yaklaştıran en sade ve en güçlü kültür değerlerimizden biriydi davet. Günümüzde apartman hayatı ve buna bağlı olarak kapalı kalan kapılar, davetin rengini da ahengini de şeklini de bozdu maalesef. Komşuluk ilişkileri, davetin pekiştiricisiydi oysa. Davetin gönül inşa eden tarafı, komşulukta daha belirgindi oysa. Evin en güzel en iyi takımları, en nakışlı örtüleri sadece davetler için sandıktan çıkarılırdı. Davetler, aslında birer hayat okulu idi. Davet sofraları sadece doymayı değil ‘biz olmayı’, ‘beraber olmayı’ öğretirdi. Davet, şartların değil gönlün işiydi. Soframız genişledikçe gönlümüz de genişliyordu. Davet unutulunca misafirlik, misafirlik azalınca gönül alışverişi de hayatımızdan sessizce çekildi. Davet varsa muhabbet vardı. Davet varsa sofra vardı. Sofra varsa gönül vardı. Gönüllere uzak kalınınca kalabalıklar içindeki yalnızlık, arttıkça arttı. Evet. Kapılarımız çelikten, zillerimiz kameralı, evlerimiz güvenlikli olsa da soframız ne kadar açık bilemiyorum. Kırgınlığı onarabilen, yılların ve yolların mesafesini kapatabilen davetlere bu evler, ne kadar açık bilemiyorum. Bireyselleşme, yabancılaşma, yalnızlık artıyor, sofralar küçüldükçe küçülüyor. Gönüllerimiz de daralıyor farkında mıyız!