Türkiye iki gün önce, uzun süredir konuşulan bir kavramla yüzleşti: ’’Mutlak butlan.’’

Hukuk dilinde mutlak butlan; bir işlemin en başından itibaren geçersiz sayılması, yok hükmünde kabul edilmesi anlamına geliyor. Yani hukuk düzeni açısından o işlem hiç doğmamış, hiç yaşanmamış kabul ediliyor.

Ancak mesele siyasete ve demokrasiye geldiğinde akla ister istemez şu soru geliyor: Bugün yok hükmünde sayılmak istenen yalnızca bir kurultay mıdır?

Yoksa Türkiye’nin çok partili siyasal hayatı, demokratik gelenekleri, seçme ve seçilme hakkı, seçmen iradesi ve sandığın meşruiyeti midir?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı’nın ve sonrasında gerçekleşen olağanüstü ve olağan kurultay süreçlerinin yok hükmünde sayılması, yalnızca bir siyasi partinin iç işleyişine ilişkin hukuki bir tartışma değildir. Bu karar, siyasetin yargı eliyle yeniden şekillendirilmeye çalışıldığına dair çok ağır bir tabloyu ortaya koymaktadır.

Çünkü demokrasilerde siyasi partiler yalnızca tüzel kişilikler değil, toplumsal iradenin taşıyıcı kolonlarıdır. Bir siyasi partinin yönetiminin, delegelerinin ortaya koyduğu iradenin yıllar sonra tartışmalı hale getirilmesi ve hatta yok hükmünde sayılması, aslında milyonlarca insanın siyasal tercihinin de tartışmaya açılması anlamına gelir.

Bugün yaşanan tam olarak budur.

Yok sayılmaya çalışılan yalnızca bir kurultay değildir. Delegelerin iradesi, parti içi demokrasi kültürü, çok partili siyasal hayatın yerleşmiş gelenekleridir. Seçmenin sandığa duyduğu güvendir. Ve en önemlisi, halkın iradesinin üstünlüğü ilkesidir. Üstelik yerel bir mahkemenin kararıyla oluşan bu tablo, YSK’nın bugüne kadar vermiş olduğu ve bundan sonra vereceği her türlü kararın tartışmaya açılması, açılacak olması anlamına gelir. Yüksek Seçim Kurulu’nun yüksekliği, yerel mahkeme tarafından tartışmalı hale getirilmiştir. Bu hamlenin en tehlikeli tarafı da budur…

İşin daha da çarpıcı tarafı ise şu:

Bugün tartışmaya açılan, yok sayılan CHP’nin 38. Olağan Kurultayı, Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığından gerçekleştirilmiştir. Kurultaya giden süreçte yapılan mahalle delegesi seçimlerinden, ilçe kongrelerine, il kongrelerinden , kurultay delegesi seçimlerine kadar, kısacası bu süreçteki tüm örgütsel işleyiş yine onun genel başkanlığı döneminde yürütülmüştür.

Yani bugün iddia edildiği gibi ortada bir usulsüzlük, bir pazarlık, bir yönlendirme ya da maddi çıkar ilişkisinin gerçekliğini varsaysak bile, bunların tamamı Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi döneminde gerçekleşmiş demektir. Kurultay salonunda divan seçilene kadar bütün idari ve siyasi sorumluluk mevcut genel merkezdedir. Bu nedenle ortaya çok temel siyasi ve ahlaki çelişki çıkmaktadır:

Varsayalım ki söylenenlerin tamamı doğru olsun.

Peki bütün bunlar yaşanırken partinin başında bulunan siyasi irade, bugün aynı sürecin ‘’düzelticisi’’ olarak nasıl sunulabilir? Bir siyasi ve hukuki sorumluluk tartışması yapılacaksa, bunun doğrudan merkezinde bulunan kişi kimdir, kamuoyu bu konuyu bu açıdan da sorgulamak durumundadır.

Siyasi tarihimizin benzerine rastlamadığı bu mutlak butlan kararı, kimi kesimler tarafından sadece bir kurultayın meşruiyetine yönelikmiş gibi sunulmaya çalışılıyor olabilir. Ancak gerçekte tartışmaya açılan şey, Türkiye’de siyasi iradenin gerçek sahibinin kim olduğudur.

Millet mi?

Yoksa siyaset üzerinde vesayet kurmaya çalışan anlayış mı?

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin en köklü siyasi kurumudur. Tarihi boyunca darbeler görmüş, baskılar yaşamış, kapatılmış, silkelenmiş ; ancak meşruiyetini her zaman örgütünden, delegesinden ve halktan almıştır. CHP’ye yapılan bu müdahale, işte bu vesayet sevdasının bir tezahürüdür.

Türkiye’de bugüne kadar halkın iradesini yok sayan hiçbir müdahale kalıcı olmamış, hiçbir siyasi mühendislik girişimi tarihin hükümden kaçamamıştır.

Ve sonunda her zaman son sözü millet söylemiştir…