Telefon elimizin altında, ses açık, ekran gözümüzün ucunda… Gün içinde kaç kez gerçekten duruyoruz? Kaç kez “şimdi cevap vermeyeyim” deme hakkını kendimize tanıyoruz? Ulaşılabilir olmak, fark etmeden üstümüze giydiğimiz bir mecburiyet gibi duruyor artık.
Bir zamanlar ulaşamamak olağandı. Birine hemen dönmediğinizde açıklama yapmanız gerekmezdi. Şimdi ise sessizlik bile anlam yüklü. Mesaj görülmüş mü, neden dönülmemiş, ne oldu da cevap gecikti… Birkaç dakikalık boşluk bile soru işaretine dönüşüyor. İletişim hızlandı ama anlayış daraldı.
Bu sürekli hazır olma hali, insanı içten içe yoruyor. Günün içinde bir an bile tamamen kendinize ait değilmiş gibi hissediyorsunuz. Düşünceler yarım kalıyor, dinlenme bölünüyor. Zihin hep tetikte; sanki bir şey kaçarsa eksik kalacakmış gibi. Oysa asıl eksilen, o bölünen anların kendisi.
Çoğu zaman bunu nezaketten yapıyoruz. Kimseyi bekletmemek, yanlış anlaşılmamak, sorumlulukları aksatmamak için. Ama sınır çizilmediğinde bu iyi niyet, yük haline geliyor. Herkesin her an ulaşabileceği biri olmak, zamanla kendine ulaşamamak demek.
Geç cevap vermek çoğu zaman kabalık olarak görülüyor. Oysa bazen bunun adı ihtiyaçtır. Konuşmadan önce durmak, cevap vermeden önce düşünmek insanı korur. Sürekli bağlantı halinde olmak, daha sağlıklı bir iletişim kurulduğu anlamına gelmez. Aksine, küçük mesafeler ilişkileri daha samimi ve daha gerçek kılar.
Ulaşılabilir olmamak ilgisizlik değildir; bazen yalnızca kendine alan açmaktır. Hayatla bağını koparmak değil, o bağı daha dengeli kurma çabasıdır. Her an herkes için hazır olmak zorunda değiliz. Unutmayalım ki insan, zaman zaman geri çekildiğinde hem kendine hem de hayata daha sağlam tutunur.