Türkiye’de siyaset bazen partilerin içinde yapılmaz.
Perde arasında yapılır.

Kulislerde fısıldanır.
Sahne ışıkları altında yalan söylenir.
Makyaj odalarında demokrasi cilalanır.
Ve en önemlisi…
Herkes rol yaparken kimse oyuncu olduğunu kabul etmez.

Cumhuriyet Halk Partisi ise bu ülkenin en büyük politik tiyatrosudur.
Öyle ki yıllardır memlekete muhalefetten çok oyun yazarı yetiştirmiştir.

Şimdi o meşhur oyun yeniden sahnede:

“CHP’ye Kıyalım”

Eski kadro yerinde.
Göbek taşı kıvamında ağırlaşmış kıdemli oyuncular yine sahnede.
Dekor değişmiş sadece.
Koltuk aynı koltuk.
Entrika aynı entrika.
Replikler ise yıllardır ağızda geveletilmekten artık bayatlamış.

Işıklar hazır.
Suflör hazır.
Mahkeme koridorları dekor niyetine hazırlanmış.
Bir yanda “değişim” diye bağıranlar…
Öte yanda koltuğu devlet sırrı gibi koruyanlar…

Perde açılıyor.

Ve sahnenin ortasına elinde mikrofonuyla “Gandi Kemal” çıkıyor.

Midesindeki ekşimeyi anlatıyor önce.

“Ben bu mide yanmasını ilk kez genel başkan olacağımı rüyamda gördüğüm gece hissettim,” diyor.

Trajik mi?
Hayır.
Bu artık düpedüz politik vodvil.

Anlatıyor:

Bir gece rüyasında kendisine adeta siyasi vahiy gelmiş.
“Ey Kemal,” demiş görünmez sesler,
“Bir gün CHP’nin başına geçeceksin. Adın da Gandi Kemal olacak.”

Adam sabah kalkmış.
Yüzünü yıkamış.
“Hayırdır inşallah” diyemeden kapı çalmış.

Postacı gelmiş.

Demokrasinin tebligatını getirmiş.

Zarf açılmış.
İçinden koltuk çıkmış.

Bizim memlekette zaten bütün trajediler bir sandalyeyle başlar.
Bir insanın karakterini anlamak istiyorsanız ona makam verin; gerisini koltuk anlatır.

Kemal Bey de anlatıyor zaten:

“Koltuğu çok sevdim,” diyor.
“O bana güç veriyordu.”

İşte oyunun kırıldığı yer tam da burası.

Çünkü siyasette hiçbir koltuk boş değildir.
Oturanın altından değil; zihninin içinden çürür.

Sonra insan koltuğa oturduğunu sanır ama aslında koltuk insanın üstüne oturur.

Ve CHP yıllardır bunun altında eziliyor.

Birbirini “yoldaş” diye çağıranların, ilk kriz anında birbirine mahkemeden alınan icra marifetiyle ihtarnamesi çektiği bir siyasal melodram bu.
Kurultaylar demokrasi şöleni değil; hanedan kavgası gibi geçiyor.

Kimi mahkeme kapısında devrim arıyor, kimi tüzük maddelerinde intikam.

Sonra adına da “mutlak butlan” diyorlar.

Bakın şu memleketin trajikomikliğine…

Avrupa’da insanlar tiyatroya gidip absürt komedi izliyor.
Bizde saçma komedi doğrudan parti binasında oynanıyor.

Üstelik canlı yayınla.

CHP’nin son büyük “butlan” gösterisi bana şunu düşündürdü:

Türkiye’de siyaset artık fikir üretmiyor.
Senaryo üretiyor.

Muhalefet etmek yerine birbirine operasyon çeken bir akıl, zamanla halktan kopup kendi labirentinde kayboluyor.
İşte o zaman siyaset halkın derdi olmaktan çıkıyor; koltukların mide gazına dönüşüyor.

Zaten bu yüzden herkesin midesi kaynıyor.

Çünkü ortada demokrasi yok; demokratik dekor var.

Perde var ama oyun yok.
Manifesto var ama samimiyet yok.
Değişim sloganı var ama değişmeye niyet yok.

Ve en acıklısı…

Herkes birbirine kıyarken hâlâ bunu “partiyi kurtarmak” diye anlatıyor.

Oysa sahnede artık kimse halkı oynamıyor.
Herkes birbirinin celladını oynuyor.

Final sahnesinde ışıklar yavaşça sönüyor.

Suflör son cümleyi fısıldıyor:

“Bu ülkede siyaset, halka hizmet etmekten vazgeçtiği gün tiyatroya dönüştü.
Şimdi perde kapanmıyor…
Çünkü herkes birbirinin repliğini çalmaya çalışıyor.”

Ve dışarıda halk bekliyor.

Bilet almadığı bir oyunun bedelini ödeyerek fragmanı izliyor.