Siyasette bazı fotoğraflar vardır.
Fotoğraf makinesi çeker, siyasetçi gülümser, protokol görevi tamamlanır.
Sonra herkes dağılır.
Bir de Türkiye’de çekilen fotoğraflar vardır.
Onlarda herkes dağılır ama fotoğraf dağılmaz.
Günlerce konuşulur.
Çünkü Türkiye’de bazen bir fotoğraf, bin kelimeden daha fazla siyaset yapar.
Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile verdiği fotoğraf da işte böyle bir fotoğraf.
Şimdi çıkıp,
“Ne var bunda? Cumhurbaşkanı ile belediye başkanı fotoğraf çektirmiş.” diyebilirsiniz.
Doğrudur.
Normal bir ülkede belki de gerçekten bundan başka bir anlamı yoktur.
Ama bizde siyaset o kadar normalleşti ki (!) artık normal olanın kendisi şüpheli hale geldi.
Mansur Yavaş sıradan bir belediye başkanı değil.
Muhalefet seçmeninin önemli bir bölümünde cumhurbaşkanlığı için adı geçen, Ekrem İmamoğlu’nun ardından en güçlü alternatiflerden biri olarak görülen bir siyasetçi.
İmamoğlu’nun siyasal alanının daraldığı bir dönemde Yavaş’ın önemi daha da arttı.
Yani Erdoğan’ın karşısında yarın yarışabilecek bir isimden söz ediyoruz.
Şimdi böyle bir isim Cumhurbaşkanı ile aynı kareye giriyor.
Ben bu fotoğrafa “suçüstü” diye bakmam.
Ama “masumiyet belgesi” diye de bakmam.
Çünkü siyasette bazen asıl mesele kiminle fotoğraf çektirdiğiniz değil, fotoğrafın kimin işine yaradığıdır.
İşte burada Aziz Nesin’in memleketine geliyoruz.
Bizim siyasetçimiz bazen öyle bir adamdır ki, muhalefetteyken iktidarı devirir; iktidarın kapısına gelince önce ayakkabısını siler.
Sonra içeri girer.
Sonra bir çay içer.
Sonra fotoğraf çektirir.
Sonra da fotoğrafın siyasi anlamını soranlara:
“Ne var canım, çay içtik!” der.
Rakibinle aynı kareye girersen ey siyasetçi,
Seçmen sorar: Bu düello mu, yoksa barış reçetesi?
Mesele tam olarak budur.
İktidarın her rakibini hapse atması gerekmez.
Bazen rakibinle mücadele etmenin daha incelikli yolları vardır.
Rakibi düşmanlaştırırsınız; büyür.
Rakibi mağdur edersiniz; güçlenir.
Rakibi yasaklarsınız; efsaneye dönüşebilir.
Ama rakibi sistemin içine alıp bağımsız siyasi kimliğini tartışmalı hale getirirseniz, işte o başka bir siyasettir.
Çünkü muhalefetin en önemli sermayesi yalnızca adayın oy potansiyeli değildir.
Mesafesidir.
İktidarla arasındaki siyasi mesafedir.
Seçmene verdiği “Ben başka bir siyasi hattın temsilcisiyim” duygusudur.
İşte Erdoğan–Yavaş fotoğrafı bu nedenle önem taşıyor.
Bu fotoğraf Yavaş’ı AK Parti' li yapmaz.
Böyle bir sonuç çıkarmak hem yanlış hem de siyasi açıdan kolaycılık olur.
Fakat fotoğrafın Yavaş açısından bir başka maliyeti olabilir:
Muhalif seçmenin zihninde soru işareti üretmek.
Siyasette bazen yüzde beş oy kaybetmekten daha tehlikeli olan şey, seçmenin kafasına yüzde beşlik bir “Acaba?” yerleştirmektir.
Çünkü “Acaba?” siyasetin en sinsi kelimesidir.
Ne evettir.
Ne hayır.
Ama ikisini de kemirir.
Bugün Yavaş’ın önündeki mesele tam da budur.
Eğer muhalefetin adayı olmak istiyorsa, bundan sonraki siyasi tutumu çok daha açık olmak zorunda.
Çünkü iktidar ile muhalefet arasındaki çizgi bulanıklaştıkça, seçmenin pusulası da şaşar.
Üstelik Türkiye’de siyasi fotoğrafların hafızası kuvvetlidir.
Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı ziyaretinde gündeme gelen kırık sandalye görüntüsü hâlâ konuşuluyor.
Bir tarafta kırık sandalye...
Öte tarafta yan yana verilen fotoğraf.
Türk siyaseti bazen gerçekten de kırık bir sandelye üzerinden rejim analizi yaptıracak kadar ilginç bir ülkedir.
Sandalyenin kırığı da siyasi.
Fotoğrafın karesi de siyasi.
Üstelik Cumhurbaşkanlığı gibi son derece profesyonel çalışan bir siyasi merkezin verdiği görüntüler söz konusu olduğunda, “Hiçbir anlamı yok” demek de fazla safça olur.
Elbette her fotoğraf bir komplo değildir.
Ama her fotoğraf da tesadüf değildir.
Asıl mesele burada.
Mansur Yavaş bundan sonra bağımsız kalabilir.
Muhalefetin adayı da olabilir.
Erdoğan’ın karşısında yarışabilir.
Bütün bunlar mümkündür.
Fakat bunun için yalnızca aday olduğunu söylemesi yetmez.
Siyasette bazen sözünüzden önce fotoğrafınız konuşur.
İktidarın da Yavaş'ı tamamen karşısına almak yerine bağımsız bir siyasi aktör olarak kendi yörüngesinde tutmayı tercih edip etmeyeceği ise ayrıca tartışılabilir.
Çünkü iktidarın her rakibiyle kavga etmesi gerekmez.
Bazısını karşısına alır.
Bazısını yanına çağırır.
Bazısına sandalye verir.
Bazısına fotoğraf verir.
Demokrasi de bazen böyle tuhaf bir “misafir ağırlama sanatı”na dönüşür.
Ama siyasette en tehlikeli sandalye, üzerine oturduğunuz sandalye değildir.
Kimin sizi o sandalyeye neden oturttuğunu bilemediğiniz sandalyedir.
Mansur Yavaş şimdi tam da bunu anlatmak zorunda.
Bu fotoğrafın sahibi kim?
Fotoğrafın anlamını kim belirleyecek?
Ve en önemlisi:
Yavaş bundan sonra hangi siyasi mevzide duracak?
Çünkü Türkiye’de siyaset artık yalnızca “Kiminle yarışacaksın?” sorusunu sormuyor.
Daha önce şu soruyu soruyor:
“Kimin yanında görünüyorsun?”
Mansur Yavaş’ın işi bundan sonra zor.
Çünkü bir fotoğraf çekildi.
Fotoğraf silinmez.
Ama fotoğrafın anlamını sonraki siyasi davranışlar belirler.
Yavaş gerçekten muhalefetin adayı olacaksa, bunu yalnızca sandıkta değil, siyasi mesafesini koruyarak bugünden göstermesi gerekir.
Yoksa yarın seçim sandığı açıldığında seçmenin cebinden oy pusulası değil, Rakibimle fotoğraf çektirdim,
Ama tarafımı değiştirmedim” demek kolaydır.
Zor olan, seçmene bunu gerçekten inandırmaktır.
Çünkü siyasette bazen bir fotoğraf yalnızca fotoğraf değildir.
Bazen iktidarın rakibine çektiği bir sandalye, muhalefetin adayına sen Ankara’ da görevine ver demenin zarif bir fotoğrafıdır.
Tamda CHP’ nin kuruluş yıl dönümünde…Ne kadar manidar değil mi?
(Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır.)