Türkiye’de enflasyon artık yalnızca ekonomik bir sorun değil; siyasi bir zamanlama meselesidir.
Çünkü enflasyonu düşürmek mümkündür.
Mesele bunu bilip bilmemek değil.
Mesele, bunun siyasi bedelini ödemeye kimin hazır olduğudur.
Enflasyonla mücadele kulağa hoş gelir. Her iktidar söyler. Her ekonomi yönetimi anlatır. Her merkez bankası hedef koyar.
Ama enflasyon hedeflerle değil, acı reçetelerle düşer.
Kamu harcamaları kısılacak.
Bütçe disiplini sağlanacak.
Talep kontrol edilecek.
Para politikasına güven yeniden kurulacak.
Fiyatlama davranışları değişecek.
Ve en önemlisi, toplumun bir bölümünün bugün fedakârlık yapması gerekecek.
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Çünkü ekonomi bilimi “gereğini yapın” derken, siyaset başka bir soru sorar:
“Seçime kadar dayanabilir miyiz?”
Türkiye’nin enflasyon hikâyesinde asıl bakılması gereken yer tam da burasıdır.
Bugün ekonomi yönetimi enflasyonu düşürmek istediğini söylüyor olabilir.
Fakat seçim yaklaştıkça siyasi baskının yönü değişecektir.
Asgari ücretli daha fazla ücret isteyecek.
Emekli daha yüksek zam talep edecek.
Memur ve işçi kayıplarının telafi edilmesini isteyecek.
Çiftçi destek bekleyecek.
KOBİ daha ucuz kredi isteyecek.
Vatandaş ise yıllardır kaybettiği satın alma gücünü geri isteyecek.
Bunların hiçbirisi haksız talep değildir.
Ama hepsinin aynı anda karşılanmaya çalışılması, seçim ekonomisinin kapısını açar.
İşte iktidarın önündeki asıl sınav budur.
Enflasyonu düşürmek mi?
Yoksa seçmenin öfkesini düşürmek mi?
İkisi aynı şey değildir.
Enflasyonu düşürmek ekonomik disiplin ister.
Seçmenin öfkesini düşürmek ise para, kredi, ücret, destek ve harcama ister.
Birincisi bugünün acısını artırıp yarının istikrarını hedefler.
İkincisi bugünü kurtarıp yarının faturasını büyütebilir.
Türkiye siyasetinin kronik hastalığı da tam burada ortaya çıkar:
Sandık yaklaştığında ekonomi politikası, ekonomi politikasından çıkıp seçim politikasına dönüşür.
Dünya ekonomisinde bunun örnekleri vardır. Türkiye de bu filmi defalarca izlemiştir.
Önce sıkılaşma.
Sonra siyasi baskı.
Ardından gevşeme.
Sonra talep artışı.
Sonra fiyatlar.
Sonra vatandaşın satın alma gücünün yeniden erimesi.
Ve nihayet bütün bunların adı:
“Dış güçler, fırsatçılar, piyasa koşulları…”
Oysa bazen sorun dışarıda değil, sandığın hemen önündedir.
Çünkü seçim ekonomisinin en büyük cazibesi şudur:
Harcamanın siyasi getirisi hemen görülür.
Faturasının ekonomik bedeli ise daha sonra çıkar.
Siyasetçinin sevdiği ekonomi modeli tam da budur:
Ödülü bugün, faturası yarın.
Ama vatandaş artık bu oyunun maliyetini biliyor.
Çünkü enflasyon yalnızca markette görünmüyor.
Kiranın içinde.
Elektrik faturasının içinde.
Okul masrafında.
Ulaşımda.
Emeklinin cüzdanında.
Çalışanın maaşında.
Ve en önemlisi, insanların gelecek beklentisinde yaşıyor.
Enflasyonun en tehlikeli aşaması da budur:
İnsanların geleceğe güvenmemesi.
“Bugün elimdeki para yarın daha az edecek” düşüncesi ekonominin bütün davranışlarını değiştiriyor.
Vatandaş parasını harcamaya çalışıyor.
Esnaf fiyatını önden artırıyor.
Şirket maliyetini önden fiyatlıyor.
Çalışan ücretini korumaya çalışıyor.
Böylece enflasyon yalnızca ekonomik değil, psikolojik bir rejime dönüşüyor.
Peki, çıkış yok mu?
Var.
Ama bedelsiz değil.
Kamu da kemer sıkacak.
İktidar da fedakârlık yapacak.
Gereksiz harcamalar kesilecek.
Bütçe disipline edilecek.
Para politikasına güven sağlanacak.
Ve en önemlisi, enflasyonun bütün yükü yine dar gelirlinin sırtına bırakılmayacak.
Çünkü bugüne kadar en kolay yöntem hep aynıydı:
Vatandaşa sabır tavsiye etmek.
Oysa artık vatandaşın sabrı değil, satın alma gücü tükeniyor.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki soru “Enflasyon düşecek mi?” değildir.
Daha önemli soru şudur:
Enflasyon gerçekten düşürülecek mi, yoksa seçim tarihine kadar yönetilebilir hale getirilip sandıktan sonra yeniden vatandaşın önüne mi konulacak?
Çünkü seçim ekonomisi yalnızca daha fazla para harcamak değildir.
Bazen enflasyonu yeterince hızlı düşürmemeyi de tercih etmektir.
Çünkü enflasyonu gerçekten düşürmek, yalnızca fiyatları değil, siyasi konforu da aşağı çekmeyi gerektirir.
Ve burada iktidarın önünde basit ama ağır bir tercih vardır:
Ülkenin ekonomik geleceğini mi kurtaracak, yoksa seçimdeki siyasi geleceğini mi?
İkisini aynı anda yapmak elbette mümkündür.
Ama bunun yolu vatandaşa yeni bir fatura kesmek değildir.
Kamu tasarruf edecek.
İsraf bitecek.
Vergi yükü adil dağıtılacak.
Gelir kaybı yaşayan korunacak.
Ve siyasi iktidar, kendi harcamasını kısmadan vatandaştan fedakârlık istemeyecek.
Çünkü artık gerçek apaçık ortadadır:
Enflasyonla mücadele etmek isteyen iktidar, önce kendi seçim hesabını enflasyon hesabından ayırmak zorundadır.
Aksi halde ortaya ekonomi politikası değil, sandık mühendisliği çıkar.
Ve vatandaş bir kez daha aynı faturayı öder:
Bugünün oyunu iktidar kazanır, yarının enflasyonunu vatandaş öder.
İşte bunun adı enflasyonla mücadele değildir.
Bunun adı, seçim sandığına kadar ekonomiyi idare edip faturayı sandıktan sonraya bırakmaktır.
Ve artık vatandaşın sorması gereken soru “Enflasyon ne zaman düşecek?” değil: “Bu enflasyonun siyasi hesabını kim yapıyor, ekonomik hesabını kim ödüyor?
her üç ayda bir değişen OVP açıklamaları ile düşecek. Cevdet Yılmaz açıkladı. Çeşitli rakamlar verdikten sonra programı revize ettik dedi.. Yani enflasyon beklentisi 2026 için %16 olan beklenti % 28 çıkartıldı. Sapma % 78…Siz ona yılsonuna kadar % 3 daha ilave edin.
Bu kadar basit.
Halk fakirleşti mi? Evet. Dip yoksulluk yaşıyor. Halk’ a her zaman olduğu gibi 3 er yıllık Orta vade program masalı anlatıyor.
Bir masal anlat bana içinde!?
(Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır.)