NATO’nun yeni savunma mimarisi artık ortada.

Hedef açık: 2035’e kadar milli gelirin yüzde 5’i savunma ve güvenlikle ilgili harcamalara ayrılacak. Bunun yüzde 3,5’i doğrudan savunma kapasitesine, yüzde 1,5’i ise altyapı, siber güvenlik ve daha geniş güvenlik alanlarına gidecek.

Peki, Türkiye ne yapacak?

Asıl soru bu.

Çünkü yüzde 5 demek, sadece daha fazla askerî araç almak demek değildir.

Bütçeden daha fazla para çıkması demektir.

Daha fazla uçak, füze, radar, mühimmat, motor, elektronik sistem, uydu, yazılım ve bakım hizmeti demektir.

Ve bunların önemli bir bölümü dışarıdan alınırsa, savunma bütçesindeki artışın bir bölümü doğrudan yabancı savunma sanayilerine aktarılır.

İşte burada ekonomi devreye giriyor.

Türkiye zaten yüksek enflasyon, yüksek faiz, bütçe açığı ve ağır finansman maliyetleriyle boğuşuyor.

Böyle bir ekonomide savunma harcamalarını artırmak zorundayız.

Çünkü coğrafya bunu emrediyor.

Ama başka bir gerçek daha var:

Savunmaya ayrılan her lira, aynı zamanda başka bir alana ayrılamayan liradır.

Eğitim mi?

Sağlık mı?

Deprem hazırlığı mı?

Demiryolu mu?

Teknoloji mi?

Sanayi yatırımı mı?

Savunma sanayinin kendi teknolojik kapasitesini geliştirmek mi?

Yoksa milyarlarca doları hazır silah sistemlerine vermek mi?

İşte mesele burada.

Savunma harcamasına karşı çıkmak kolaycılıktır.

Ama savunma harcamasını sorgulamamak da ekonomik akılsızlıktır.

Türkiye güçlü bir orduya sahip olmak zorunda.

Ama güçlü ordu yalnızca çok para harcayan ordu değildir.

S-400 ÇIKMAZI, PATRİOTLARIN VERİLMEMESİ, F-35 KAYBI VE NATO’NUN %5 FATURASI

Kendi teknolojisini üreten, tedarik zincirini güvenceye alan, mühendislik kapasitesini büyüten ve parasını dışarıya transfer etmek yerine içeride katma değer yaratan ordudur.

Polonya’nın bugün yaptığı da bu açıdan dikkat çekici. Savunma harcamalarını artırırken aynı zamanda yerli üretimi, ortak üretimi ve teknoloji transferini büyütmeye çalışıyor.

Türkiye’nin de yapması gereken budur.

Çünkü yüzde 5 savunma harcaması hedefi, eğer yanlış yönetilirse Türkiye için yalnızca güvenlik faturası değil, ekonomik bağımlılık faturası da yaratabilir.

Ve şimdi gelelim Türkiye’nin en büyük stratejik açmazlarından birine:

S-400.

ABD’ den PATRİOT’ ları almak istediğinde ABD vermedi. Türkiye mecburen S-400’leri aldı.

Para ödedi.

Sistemi aldı.

Sonra sistemin kullanılması ayrı bir sorun haline geldi.

Bu nedenle CASTA yaptırımlarına maruz kaldı. F-35 programından çıktı.

Şimdi F-35’e yeniden dönmek istiyor.

Ama S-400 meselesi hâlâ masada.

ABD tarafındaki mevcut hukuki çerçeve, Türkiye’nin S-400’lere sahip olmasıyla F-35 programına dönüşü doğrudan ilişkilendiriyor.

Bunun Türkçesi şudur:

Bir savunma sistemi aldık; karşılığında başka bir savunma sistemine erişimimizi kaybettik.

İşte stratejik hata budur.

S-400’ün teknik özelliklerini tartışmıyorum.

Mesele başka.

Bir ülke savunma sistemi alırken yalnızca “Bu silah iyi mi?” diye sormaz.

Şunu da sorar:

Bu sistem benim bütün savunma mimarime uyuyor mu?

NATO üyesi bir ülke olarak Türkiye’nin hava savunma sisteminin NATO mimarisiyle nasıl entegre olacağı, F-35 gibi platformlarla nasıl ilişkilendirileceği, istihbarat ve veri paylaşımında ne tür sonuçlar doğuracağı hesaplanmalıydı.

Bugün geldiğimiz noktada ise Türkiye hem S-400 meselesini çözmeye çalışıyor hem F-35’in kapısını yeniden çalmaya çalışıyor.

KAAN muharip uçaklarında kullanılması düşünülen F110- GE jet motorları için uzun zamandan bari yapılan görüşmelerde General Electric F110-GE-129E jet motorlarının Türkiye'ye satışına ilişkin resmi bildirimi Kongre'ye iletmiş ve Temmuz 2026 itibarıyla 15 günlük yasal itiraz süresi hiçbir engel çıkmadan tamamlanmıştır.

Kısacası 40 uçak için 80 motor gelecek. Çünkü KAAN muharip uçakları çift motorlu. En azından şimdilik bu durum aşılmış gibi görünse de uzun vadede kendi motorlarımızı üretmemiz gerekmektedir..

Daha açık söyleyelim:

Türkiye bugün kendi yaptığı tercihin sonuçlarını düzeltmek için yeniden pazarlık yapıyor.

Üstelik bu pazarlığın bedeli yalnızca diplomatik değil.

Ekonomik de.

Çünkü savunmada yanlış tercih yalnızca yanlış silahı satın almak değildir.

Yanlış tercih, alternatifleri de kaybetmektir.

Türkiye’nin F-35 programındaki rolü ve satın alma planları S-400 kararı sonrasında kesintiye uğradı; Türkiye’nin programdan çıkarılmasıyla birlikte daha önce ödenmiş altı F-35’in de ABD’de kaldığı bildiriliyor.

Şimdi bunun ekonomik hesabını kim yapacak?

Kaç yıl kaybedildi?

Kaç milyar dolarlık tedarik planı değişti?

Kaç mühendislik ve üretim fırsatı kaybedildi?

Türkiye’nin savunma sanayisindeki şirketleri hangi üretim zincirlerinden çıktı?

Bunların hesabı yapılmadan “milli savunma” sloganı atmak kolaydır.

Ama devlet yönetimi sloganla yapılmaz.

Hesapla yapılır.

Bugün S-400’leri üçüncü bir ülkeye devretmek, başka bir yerde konuşlandırmak ya da depoda tutmak gibi seçenekler tartışılıyor. Ankara ile Washington arasında da bu dosyanın çözümüne yönelik temaslar sürüyor.

Fakat bütün bu tartışmaların altında tek bir soru yatıyor:

Türkiye neden bu noktaya geldi?

İşte bunu sormadan savunma politikasını konuşamayız.

Patriot meselesinde yaşananları da unutamayız.

F-35’i de.

S-400’ü de.

KAAN’ ı da.

F-16’yı da.

F110 motorunu da.

Bunların hepsi aynı savunma mimarisinin parçalarıdır.

Türkiye’nin KAAN’ı geliştirmesi elbette desteklenmelidir.

Çünkü KAAN yalnızca bir uçak değildir.

Türkiye’nin mühendislik kapasitesinin, savunma sanayisinin ve teknolojik bağımsızlık arayışının göstergesidir.

F-35’i almak da desteklenmelidir.

Çünkü Türkiye’nin beşinci nesil savaş uçağı kapasitesine ihtiyacı vardır.

İkisini birbirinin alternatifi gibi görmek de yanlıştır.

Türkiye’nin ihtiyacı “ya F-35 ya KAAN” değildir.

İhtiyacı, F-35 gibi hazır ileri teknolojiyi gerektiğinde kullanabilen, KAAN gibi kendi teknolojisini geliştiren ve bunları güçlü bir hava savunma sistemiyle bütünleştiren bir mimaridir.

İşte gerçek bağımsızlık budur.

Yoksa bir sistem alıp sonra kullanamamak bağımsızlık değildir.

Bir uçak almak için yıllarca beklemek de değildir.

Milyarlarca doları dışarıya gönderip sonra “milli savunma” demek hiç değildir.

Savunma sanayii elbette büyüyecek.

Ama artık yeni dönemde soru yalnızca:

“Ne kadar harcayacağız?” olmamalı.

Asıl soru:

“Harcadığımız her lira Türkiye’nin savunma kapasitesini ve ekonomik gücünü ne kadar artırıyor? Olmalıdır.

Çünkü NATO’nun yüzde 5 hedefi önümüzdeki yıllarda ülkelerin bütçelerini zorlayacak büyük bir kaynak tahsisi anlamına geliyor.

Savunma harcamasını artırırken üretim kapasitesini artırmayan ülkeler, güvenlik için daha fazla para harcarken ekonomik olarak daha fazla dışa bağımlı hale gelebilir.

Türkiye’nin böyle bir lüksü yok.

Çünkü biz yalnızca savunma bütçesini değil, ekonominin tamamını savunmak zorundayız.

Enflasyonu savunacağız.

Lirayı savunacağız.

Sanayiyi savunacağız.

Teknolojiyi savunacağız.

Depreme karşı şehirleri savunacağız.

Ve elbette ülkenin sınırlarını savunacağız.

Bütün bunları aynı anda yapabilmenin yolu ise belli:

Parayı silaha değil, güce çevirmek.

Silahı ithal edip borcu büyütmek güç değildir.

Mühendis yetiştirmek, teknoloji üretmek, ortak üretim yapmak, ihracat yaratmak ve savunma harcamasını sanayi politikasına dönüştürmek güçtür.

Türkiye’nin artık ihtiyacı olan şey, savunma harcamalarının büyüklüğüyle övünmek değil; savunma harcamalarının hesabını verebilen bir devlet aklıdır.

Çünkü Türkiye’nin coğrafyası hata kaldırmaz.

Ekonomisi de kaldırmaz.

S-400’de yapılan stratejik hatanın faturasını bir kez ödedik. NATO’nun yeni yüzde 5 döneminde aynı hatayı ikinci kez yapma lüksümüz yok.

Doğu ile Batı’nın, Kuzey ile Güney’in kesiştiği yerdeyiz.

Bu coğrafyada savunma zayıflığı affedilmez.

Ama stratejik akılsızlığın faturası da hafife alınmaz.

Gerisi gerçekten teferruattır.