Ahir zaman insana sürekli dış görünüşe, maddi şeylere odaklanmayı dayatıyor. Dış dünyaya bu kadar bakmak, insanı ister istemez kendi içine dönmekten alıkoyuyor. Ne yendiği, ne giyildiği veya nereye gidildiği her an dilden dile dolaşırken, insanın asıl derinliği ve manevi ihtiyaçları gözden kaçabiliyor. Bu koşturmacanın ortasında hayatı anlamlı kılacak, insana huzur ve itidal getirecek iki önemli rehber duruyor: Edep ve iffet.

Edep güzel ahlaktır, saygıdır, en çok da insanın kendi haddini bilmesidir. İffet ise nefsin arzularına karşı durabilme gücü, bir tür içsel kale muhafızlığıdır. Ancak bu kavramları sadece sözlük anlamlarıyla sınırlandırmamak gerekir ki hayatın içindeki o canlı ve şifalı doku kaybolmasın. Çünkü edep ve iffet, sadece sözlükte yazan birer kelime değil, Müslümanın attığı her adımda, söylediği her sözde ve her tavrında kendini gösteren bir insanlık kalitesidir. Toplumun huzuru da insanın iç dünyasındaki bu dengenin kurulmasıyla doğrudan ilgilidir.

Genellikle “iffet” dendiğinde zihinlerde sadece kadın üzerinden şekillenen dar bir algı canlanır. Oysa bu algı, iffet kavramının taşıdığı derin anlama yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Kur’an-ı Kerim, iffeti anlatırken söze erkeklerden başlar, iffetin cinsiyet gözetmeksizin kalbi bir duruş olduğunu açıkça anlatır (Nûr 24/30). İffet gözün iffetidir, dilin iffetidir, en önemlisi de zihnin iffetidir. Bir başkasının hakkına, emeğine el uzatmamak mali bir iffettir. Kimsenin duymadığı, görmediği gizli yerlerde bile şahsiyetini, haysiyetini ve onurunu korumak ruhsal bir iffettir. Kısacası iffet, insanın kendi gölgesinden bile utanması, kendine olan saygısına hiçbir geçici menfaati veya dünya malını tercih etmemesidir.

Edep ise bu iffet kalesinin dışarıya zuhur etmiş halidir, ahlakın ete kemiğe bürünmüş halidir. Eskiler “Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan / Giy o tacı emin ol her beladan” derlerdi. Buradaki edep, başkalarının özgürlüğüne ve yaşam hakkına saygı duymakla başlar. Konuşurken ses tonunu ayarlamaktan, bir ortama girerken gösterilen nezakete; sosyal medyada yorum yazarken takınılan üsluptan, bir insanın gıyabında konuşmaktan yani gıybetten kaçınmaya kadar hayatın her alanını kapsar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” (İbn Hanbel, II, 381) buyururken, aslında imanın en somut göstergelerinden birinin edep ve ahlak olduğunu ilan etmiştir. Edep, kul olduğunu, insan olduğunu ve karşısındaki muhatabının da bir can taşıdığını unutmamaktır.

Bugün dünyada yaşanan krizlerin temelinde bu iki değerin yıpranması yatıyor. Mahremiyetin sıradanlaştığı, sınırların çiğnendiği ve herkesin sadece kendi menfaatini düşündüğü bir çağda edep ve iffeti muhafaza etmek bazılarına zor gelebilir. Fakat unutmamak gerekir ki, insanı insan yapan değerler zaman gözetmez. Moda değişir, teknolojiler eskir, şehirler yenilenir, ama dürüstlüğün, saygının, iç temizliğinin ve ahlakın modası asla geçmez.

Evlere, sokaklara, okullara ve en önemlisi kalplere edep tülü yeniden örtüldüğünde, dünyadaki pek çok haksızlık ve adaletsizlik kendiliğinden yok olacaktır. Gelecek nesillere bırakılacak en büyük miras; onlara sadece maddi imkanlar sunmak değil, iffetli bir duruşu ve edepli bir bakışı aktarabilmektir.

Nihayetinde Müslüman kimliği, sadece dilde kalan bir deyimden ibaret değildir. Müslümanın ibadeti nasıl bir görevse, duruşu, ticareti, konuşması ve sosyal hayatı da aynı inancın ve vakarın birer parçasıdır. İffet ve edep, bu kimliğin en net, en belirgin göstergesidir. Bir Müslüman, attığı her adımda ve kurduğu her cümlede kul hakkını, helal sınırlarını ve haddini gözetmekle mükelleftir. Hayatın merkezine bizzat bu ahlakı koyabildiğimiz; edeple yaşayıp, iffetle korunduğumuz hayırlı, huzurlu ve bereketli günler dilerim...

Emine CAN

Vaiz