Toplumları ayakta tutan, bireyleri birbirine sarsılmaz bağlarla bağlayan en güçlü harç sevgi ve saygıdır. İnsan, yaratılışı gereği ünsiyet kurmaya, sevmeye ve hürmet görmeye muhtaç bir varlıktır. Günümüzün hızlı ve dijitalleşen dünyasında zaman zaman unuttuğumuz bu ulvi değerler, medeniyetimizin ve inancımızın temel taşlarını oluşturur.
Gönül dünyamızda sevgi; samimiyet, merhamet ve muhabbet demektir. Saygı ise muhatabının varlığına, hakkına ve sınırlarına riayet etmek, ona değer vermektir. Bu iki kavram bir elmanın iki yarısı gibidir; hürmetin bulunmadığı bir sevgide bağlılık yozlaşır, muhabbetin olmadığı bir saygı ise soğuk bir nezaketten öteye geçemez.
İslam medeniyeti, beşeri ilişkileri işte bu iki cevher üzerine bina etmiştir. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, müminlerin birbirlerine olan sevgisi ve kardeşlik bağı hakkında şöyle buyrulur:
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin” (Hucurât 49/10).
Bu ayet-i kerime, sevginin sadece soyut bir duygu değil, toplumsal barışı ve ülfeti (kaynaşmayı) sağlayan ilahi bir emir olduğunu gösterir. İnsanlar arasındaki bağ muhabbetle yoğrulduğunda, toplumda adalet ve huzur kendiliğinden tesis edilir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de hadis-i şeriflerinde sevgi ve saygının imanın bir tezahürü olduğunu açıkça belirtmiştir:
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olmazsınız…” (Müslim, Îmân, 93).
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir başka hadis-i şerifinde ise yaşa, makama ve insan ilişkilerine yansıyan saygı ve merhamet dengesini şöyle özetler:
“Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen bizden değildir” (Tirmizî, Birr, 15).
Eski medeniyetimizde sevgi; meveddet (derin ve karşılıksız sevgi) kavramıyla ifade edilir, insanlara hürmet göstermek ise bir edep vasfı sayılırdı. Osmanlı kültüründe büyüklere gösterilen tazim (saygı) ve küçüklere duyulan şefkat, gündelik hayatın en tabii adabıydı. Komşunun hakkını gözetmekten, sokaktaki canlara merhamet etmeye kadar her davranışta zarafet esas alınırdı.
Bugün modern şehir hayatının karmaşası içinde zaman zaman bu incelikleri yitiriyoruz. Oysaki insan, muhatabına tebessüm ettiğinde, bir büyüğüne hatır sorduğunda veya bir küçüğünün gönlünü aldığında aslında medeniyetimizin o köklü mirasından bir parçayı ihyâ etmiş olur.
Sevgi ve saygı, sadece yakın çevremizle sınırlı kalmamalı, yaratılanı Yaratandan ötürü sevme anlayışıyla tüm kâinata yayılmalıdır. Birbirimizin fikrine, yaşamına ve varlığına gösterdiğimiz hüsnüniyet (iyi niyet) ve hürmet, yarınlara çok daha sağlam bir toplum bırakmamızın yegâne yoludur…
Beytullah ÇELİK
Vaiz
(Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır.)