Bunu ünlü roman yazarımız Yaşar Kemal sormuş. “Hep Yunus Emre nasıl bir adamdı diye düşündüm… Yunus nasıl konuşur, nasıl şiir söyler, insanlarla nasıl bir sesle konuşurdu? Yanıtını da başka yazılarında vermiş. Sıcacık tavırlı, içten, candan ve “Biz dünyadan gider olduk / Kalanlara selâm olsun. diyecek kadar alçak gönüllü, sevgi dolu ve cömert birisi” demiş.
Ben de biraz daha konuyu açayım; Yunus Emre 1.62-1.65m. boyunda, orta boylu, sivri çeneli, sivri burunlu. Bunu 1946 yılında mezarını açtıklarında yapılan biyoarkeoloji incelemelerinden biliyoruz. Hatta, kemikleri bozulmamış olduğunu, sağ kolu başının altında yatıyor şeklinde, kendi şiirinde söylediği gibi “Bir garip ölmüş diyeler / Üç gün sonra duyalar”ı anımsatır gibi bulunmuş, bugün elimizde fotoğrafı var. Belgelere göre; 1239-1321 yıllarında yaşamış, bir şiirinde 82 yaşında olduğunu yazmış. Mihalıççık’a bağlı bugün Yunus Emre denilen Sarıköy’de yaşamış, çiftçilik yapmış. Soyundan gelen ve “Yunus Emre’nın Hayatı ve Hakiki Mezarı” kitabını da yazmış Necmeddin Dinçer; “Mezarının başında mezar taşı vardı ve ölüm yılı falan yazılıydı, sonradan o mezartaşı yok oldu.” diye yazmış. Bir de “Yunan işgalinde dergâhı yakılmış. O arada bir divanını da götürülmüş” diyor.

Yunus Emre üzerine yoğunlaşmış, Yunus Emre uzmanları dediğimiz araştırmacılarımız; onun medrese eğitimi aldığını, anadili Türkçeden başka Arapça ve farsçayı da bildiğini yazıyorlar. Donanımlı şiir kültürüne sahip başka şairleri de okul denecek kadar etkilemiş bir şair. Şiirlerinin incelenmesinde onun hayatının iki dönemi olduğunu, ilk döneminde din adamı ve çağdaşları gibi dine hizmet eden şiirler yazdığını, ikinci döneminde, yani olgunluk döneminde tamamen farklı olduğunun üzerinde duruluyor. “Tabduk’un kapısın piştik elhamdululah” dediği gibi Tabduk Emre’nin dergâhına gidişiyle temeli sevgiye dayanan , tüm dinlerin ve mezheplerin üzerinde insanı merkeze alan tasavvuf anlayışına yöneldiğini ve benimsediğini anlatıyorlar. Biz de böyle görüyoruz. Şiirinde “Dünya benim rızkımdır / Halkı benim halkımdır” derken dünyanın bütün insanlarına aynı gözle, birlikte benimsediğini ve “Sen sana ne sanırsan / Ayruğa da (Kendinin dışındaki) onu san / Dört kitabın manâsı / Budur eğer var ise” deki dizesinde de; bütün din kitaplarının bir tek anlamı olmalıdır. O da insanın insanla kardeş olduğunu anlatmak olduğunu anlatmasıdır. Bir başka şiirindeki dizelerinde: “Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz (Arınmak) değil” derken de günahların en büyüğünün insana yapılan ayrımcılık ve kötülüklerin olduğunu anlatıyor ve “Adımız miskindir bizim / Düşmanımız kindir bizim / Biz kimseye kin tutmayız / Kamu âlem birdir bize” dediğinde de bütün evrendekilere biz düşmanlık duygusu ve kin beslemeyiz der. Hatta en ünlü söylemi: “Gelin tanış olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz” derken de niçin bencillik, niçin öfke, kavga diye sorgular ya da bize de sorgulamaya sevkeder. Başka bir şiirinde “Biz sevdik aşık olduk / Sevildik maşuk olduk (yani sevilen oldıduk) / Her dem yeni dirlikte sizden kim usanası” dizesinde de Her zaman sevmekten sevilmekten, beraber olmaktan kim bıkar, kim usanır, diyor. Yunus Emre’nin kişiliği, şairliği ve bütün şiirlerinin özü budur.
Bizim kültürümüzü yaratan Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlâna esasında aynı şeyleri söylüyorlar. “Yurtta barış, dünya barış” diyen büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk de aynı duyguları, aynı düşünüşü dillendiriyor. İnsana saygı, sevgi ve hoşgörü Anadolu kültürüdür.
Yunus Emre’yi farklı farklı, herkes kendine göre yorumluyor. İşte, Yunus Emre konumuzun sorunu bu. Yunus Emre’mizi bugün insanımızla ancak çağdaş yorumla tanıştırabiliriz.
Münif Fehim’in 1925 yılında yaptığı ilk Yunus Emre resimidir.