Darbe bitti denildi. Oysa biten yalnızca apoletlerin görünürlüğüydü. Vesayet biçim değiştirdi; sermaye sınıfı değişti, emek geriletildi, siyasal İslam güçlendirildi. Dün üniformayla yapılan “hizaya sokma” bugün başka araçlarla sürdürülüyor.

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden 46 yıl geçti.

Peki, Türkiye’de gerçekten ne değişti?

Askeri vesayet geriledi. Ama vesayet anlayışı bütünüyle ortadan kalkmadı. Üniforma çıktı, başka elbiseler girdi.

Dün askeri vesayet vardı.

Bugün tek adam vesayeti, yargı vesayeti ve siyasal tahakküm tartışılıyor.

Kısacası mesele, vesayetin bitip bitmemesi değil; vesayetin elbise değiştirmesi.

12 Eylülcüler sivil siyaseti “tencereyi kirletmekle” suçluyordu. İç çatışmaları, anarşiyi ve kardeş kavgasını önleme bahanesiyle yönetime el koydular.

Oysa 12 Eylül yalnızca bir askeri darbe değildi.

Türkiye’yi ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan yeniden biçimlendiren büyük bir kırılmaydı.

12 EYLÜL, TÜRKİYE’YE ATILMIŞ BİR FORMATTI

Hiçbir darbe yalnızca bir sabah tankların sokağa çıkmasıyla başlamaz.

Öncesi vardır.

Hazırlığı vardır.

Zemini vardır.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997, 15 Temmuz 2016 Türkiye’nin farklı dönemlerde yaşadığı askeri müdahalelerin adlarıdır.

Her birinin kendi koşulları vardı. Ama ortak bir gerçek de vardı:

Sivil siyasetin sorun çözme kapasitesi zayıflatıldığında, vesayet alanı genişledi.

12 Eylül öncesinde sendikalar güçlüydü.

İşçi sınıfı örgütlüydü.

Demokratik kitle örgütleri etkiliydi.

1961 Anayasası’nın sağladığı görece özgürlük alanı hâlâ önemliydi.

Toplumun sosyal ve siyasal bilinci yükseliyordu.

Ve tam da bu nedenle sistem yeniden düzenlenmek istendi.

Sağ-sol çatışması derinleştirildi.

Gençler birbirine kırdırıldı.

Komando kamplarında yetiştirilen gençlerle sol örgütlerden gençler karşı karşıya getirildi.

Kontrollü bir kaos yaratıldı.

Sonra da o kaos, darbeye gerekçe yapıldı.

Tanklar sokağa çıktı. Ve Darbe geldi.

Siyaset susturuldu.

Sendikalar dağıtıldı.

Örgütlenme hakkı budandı.

Binlerce insan tutuklandı.

İşkenceler, idamlar, infazlar yaşandı.

Toplum korkuyla yeniden biçimlendirildi.

Ve hemen ardından ekonomik dönüşüm geldi.

12 EYLÜL’ÜN EKONOMİK KODU

24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan neoliberal ekonomik dönüşüm, 12 Eylül sonrasında askeri rejimin siyasal baskısı altında uygulanabilir hale geldi.

Turgut Özal’ın öncülüğünde Türkiye yeni bir ekonomik modele sokuldu.

Sermayenin önü açıldı.

Sendikal haklar geriletildi.

İşçi sınıfının örgütlü gücü kırıldı.

Sosyal devletin alanı daraltıldı.

Türkiye giderek küresel sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlendi.

İşte 12 Eylül’ün asıl kalıcı mirası burada aranmalıdır.

Çünkü darbe yalnızca insanları susturmadı.

Toplumun sınıfsal ve siyasal dengesini de değiştirdi.

Ve bunun siyasal sonucu zaman içinde ortaya çıktı:

Siyasal İslam’ın önü açıldı.

12 Eylül yönetimi bir yandan solu ezdi, diğer yandan toplumu milliyetçilik ve muhafazakârlık ekseninde yeniden biçimlendirdi.

Sonraki yıllarda bunun nasıl bir siyasal sonuç doğurduğunu hep birlikte gördük.

Bugün hâlâ bunun sonuçlarıyla uğraşıyoruz.

PAŞALAR GİTTİ, VESAYET KALDI

Kenan Evren’in Atatürk’ü taklit eden görüntüleri hâlâ hafızalarda.

Bastonundan kıyafetine kadar bir “kurucu lider” görüntüsü vermeye çalışıyordu.

Ama Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin temelini oluşturan şey üniforma değildi.

Hukuktu. Akıldı. Laiklikti. Yurttaşlıktı. Egemenliğin millete ait olmasıydı.

12 Eylül ise bütün bunların üzerine askeri vesayet gölgesi düşürdü.

1982 Anayasası bunun hukuki çerçevesini oluşturdu.

7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulan Anayasa yüzde 91,37 oyla kabul edildi.

Ama oylamanın yapıldığı koşulları unutursak rakamın kendisi bize hiçbir şey anlatmaz.

Siyasetin susturulduğu, liderlerin yasaklandığı, toplumun baskı altında tutulduğu bir ortamda yapılan referandum, demokrasinin değil, darbe düzeninin meşrulaştırılmasının parçasıydı.

Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu.

Komutanlar MGK’ da yer aldı.

Siyasi liderlere yasak getirildi.

Zincirbozan ve Hamzakoy dönemleri başladı.

Sonra halk 1987 referandumunda siyasi yasaklara “hayır” dedi.

Demirel geri döndü.

Ecevit döndü.

Türkeş döndü.

Erbakan döndü.

Siyaset, kendisine konulan prangaları birer birer kırdı.

Ama 12 Eylül’le gerçek anlamda hesaplaşma yapılamadı.

İşte sorun tam da burada.

DARBE BİTTİ, RUHU MUTASYONA UĞRADI

Bugün siyasal iktidarın temsilcileri her yıl 12 Eylül’ü lanetliyor.

Darbeye karşı nutuklar atılıyor.

Milli iradeden söz ediliyor.

Ama söz ile siyasal pratik birbirini tutmuyorsa, o nutukların hiçbir anlamı kalmıyor.

Çünkü demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir.

Demokrasi; hukukun üstünlüğüdür.

Yargı bağımsızlığıdır.

Düşünce ve ifade özgürlüğüdür.

Örgütlenme hakkıdır.

Laik ve sosyal hukuk devletidir.

İktidarın sınırlandırılmasıdır.

Dün darbeyi yapanlar “ sivil siyaseti hizaya sokuyordu.”

Bugün siyasal iktidarların aynı refleksi başka araçlarla göstermesi, 12 Eylül zihniyetinin bütünüyle tasfiye edildiğini söylememize izin vermiyor.

Çünkü vesayet yalnızca apolet değildir.

Vesayet, iktidarın kendisini hukukun ve toplumun üzerinde görmesidir.

Bugün mesele tam da budur.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir vesayet biçimi değil, vesayetsiz bir Cumhuriyettir.

Askeri vesayetten kurtulup sivil vesayete teslim olmak demokrasi değildir.

Darbe yönetiminden çıkıp tek adam yönetimine savrulmak özgürleşmek değildir.

12 Eylül’ün mirasını gerçekten temizlemek istiyorsak, yalnızca darbecileri lanetlemek yetmez.

O zihniyeti üreten siyasal kültürü de reddetmek gerekir.

Ve bunun yolu bellidir:

Demokratik, laik, sosyal hukuk devletini yeniden ayağa kaldırmak.

Bunun sorumluluğu yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de omuzlarındadır.

Ey muhalefet!

Kişisel hesaplarınızı, koltuk kavgalarınızı, parti içi egolarınızı bir kenara bırakın.

Türkiye’nin demokrasiye ihtiyacı var.

Seçmenin sizden beklentisi birbirinizle yarışmanız değil, demokrasiyi yeniden kuracak ortak aklı yaratmanızdır.

Çünkü tarih bazen aynı darbeyi yeniden yapmaz.

Aynı zihniyeti başka araçlarla geri getirir.

12 Eylül’ün asıl kalıntısı da işte budur:

Darbeyi yapanların gitmesi yetmedi. Darbeye ihtiyaç duyan siyasal kültür de gitmelidir.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir vesayetçi değil, gerçekten özgür bir Cumhuriyet’tir.

12 Eylül’le gerçek hesaplaşma, darbecileri anmakla değil; devleti yeniden hukuka, Cumhuriyet’i yeniden özgür yurttaşa teslim etmekle mümkündür.

Çünkü bu ülkenin kaderi ne paşaların, ne sermayenin, ne bir cemaatin, ne bir partinin, ne de tek bir adamın mülküdür.

Türkiye kimsenin tapulu malı değildir.