Cemil Bayık konuştu.
Kandil’den Ankara’ya adeta ültimatom yağdırdı:
“Öcalan özgür olmazsa silahları bırakmayız.”
Yetmedi.
“Büyük savaşa hazırız” dedi. Meclis’in çıkardığı yasanın taleplerine uygun olmadığını söyledi. Yasaların değiştirilmesini, siyasi ve hukuki adımlar atılmasını istedi. Siyasetçilerin, akademisyenlerin ve gazetecilerin İmralı’ya gitmesini talep etti. Türkiye’nin PKK’yı yenemediğini ileri sürdü.
Şimdi biri çıkıp söylesin:
Silah bırakacak olan örgüt mü, şart koşan devlet mi?
Devletin yasaları vardır. Terör örgütünün de “bizim taleplerimiz, bizim şartlarımız var” noktasına gelmesi, siyasetin hangi zemine taşındığını gösterir.
Daha vahimi şu:
Silah bırakmanın önüne Öcalan’ın özgürlüğü konuluyor.
Yani örgüt, silahı bırakmak için önce siyasi sonuç istiyor.
Buna silahsızlanma mı diyeceğiz, pazarlık mı?
Üstelik mesele yalnızca Kandil’le sınırlı değil.
Suriye ayağı da var.
Bayık, Mazlum Abdi’nin Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın danışmanlığını kabul etmesini eleştiriyor. “Kürtler adına olsaydı sorun olmazdı” diyor.
İyi de…
Suriye’deki silahlı yapı gerçekten tasfiye mi ediliyor, yoksa başka bir devletin güvenlik mimarisi içine taşınıp yeni bir kimlikle mi yaşatılıyor?
Silahın adresi değişince tehdit ortadan kalkmış mı oluyor?
İşte Türkiye’nin asıl dikkat etmesi gereken yer burasıdır.
Çünkü iki yıl önce ortaya atılan bir senaryo bugün daha da dikkat çekici hale geliyor.
Foreign Policy ABD’nin derin devletinin yayın organı.
Türkiye’ye mesajları kıdemli araştırmacıları kaleminden analizler makalelerle verirler.
26 Kasım 2024’de Foreign Policy’de Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü ve İpek Yolu Araştırmaları Programı kıdemli araştırmacısı Halil Karaveli’nin bir yazısı yayınlandı. Yazının başlığı “Bahçeli F.W.Klerk olabilir mi?”
Banu Avar’ın aktardığı Halil Karaveli analizinde Güney Afrika'da ırkçı apartheid rejiminin son beyaz devlet başkanı olan F.W. de Klerk, milliyetçi/sağcı kökenlerine rağmen rejimi sonlandırmak adına, Nelson Mandela'yı hapisten çıkararak barış sürecini başlatmıştı.
Karaveli, Türkiye'deki aşırı milliyetçi kanadın lideri olan Bahçeli'nin üstlendiği bu radikal rolü, de Klerk'in Güney Afrika'daki tarihsel rolüne benzetmektedir.
Halil Karaveli, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin PKK lideri Abdullah Öcalan'a yönelik beklenmedik "Meclis'te konuşsun" çağrısını değerlendirmişti
Bahçeli’ye De Klerk…
Öcalan’a Mandela…
Türkiye’ye Güney Afrika modeli!
Ne güzel senaryo!
Yalnız küçük bir sorun var:
Türkiye Güney Afrika değil!
Türkiye Cumhuriyeti apartheid rejimi üzerine kurulmadı. Bu ülke, farklı etnik ve kültürel toplulukları ortak yurttaşlık hukuku ve ÜNİTER devlet çatısı altında birleştiren bir cumhuriyettir.
Fakat senaryonun devamı daha da ilginç.
Osmanlı’nın yerel kültürleri ve etnik grupları koruyan yapısı öne çıkarılıyor; Irak örneği üzerinden federal Türkiye ve Kürt eyaletleri düşüncesine kapı aralanıyor.
İşte burada duracaksın!
Çünkü “yerel demokrasi” diye başlayan yolun nerede biteceğini sormak zorundasın:
Özerklik…
Bölgesel yönetim…
Eyalet sistemi…
Federal yapı…
Sonra da üniter devlet, “eski Türkiye’nin alışkanlığı” diye çöpe!
Yok, öyle yağma!
Yeni anayasa tartışması bu nedenle sıradan bir hukuk tartışması değildir.
Anayasa, devletin tarifidir. Yetkinin nerede toplanacağını, devletin nasıl örgütleneceğini belirler.
Dolayısıyla anayasa değişikliği ile Türkiye’nin idari yapısının değiştirilmesi ihtimalini birbirinden koparamazsınız.
Bir de Öcalan meselesi var.
Bugün “barış sürecinin aktörü” denir.
Yarın “barışın mimarı” denir.
Öbür gün Mandela benzetmesi yapılır.
Sonra bir bakarsınız, dünün terör örgütü lideri bugünün “kurucu şahsiyeti” oluvermiş!
Milli kahramanlık kürsüsü de hazırsa, madalyayı kim takacak?
Elbette bunların gerçekleşeceğini söylemiyoruz.
Ama siyaset, yalnızca söylenen sözleri değil, taşların hangi sırayla dizildiğini okumaktır.
Bahçeli–De Klerk…
Öcalan–Mandela…
İmralı’nın siyasetin merkezine taşınması…bir zamanlar düz ovaya inip siyaset yapsınlar denilmişti. Onlar düz ovaya inmediler.
Kandil’in anayasa ve hukuk talepleri…
Suriye’deki yapıların yeni devlet düzeni içinde konumlanması…
Ve bütün bunların yeni anayasa tartışmasıyla aynı döneme gelmesi…
Tesadüf olabilir.
Ama milletin sormaya hakkı vardır:
Biz terörü mü bitiriyoruz, Türkiye’yi mi yeniden tasarlıyoruz?
Terör bitsin.
Silahlar gömülsün.
Elbette!
Ama bunun faturası Türkiye’nin üniter devlet yapısı olamaz.
Devlet, masa başında pazarlık edilecek bir şirket hissesi değildir.
Hele hele milletin tapusu hiç değildir.
Tom Barak’ın büyük Ortadoğu planlarını görev edinip millete başka hikâyeler anlatanlar varsa şunu da bilsin:
Bu millet neyin hesabının yapıldığını görür.
Kim Türkiye’nin üniter yapısına, milli egemenliğine ve devlet bütünlüğüne el uzatıyorsa, hesabını da milletin vicdanında verir.
Çünkü bu devlet haritadan çizilmedi.
Bu milletin cebinden devlet çıkarılmaz; bu devletin haritası masada çizilmez.
Adı bellidir:
Türkiye Cumhuriyeti.
Bayrağı bellidir:
Ay yıldız.
Vatanı bellidir.
Ve bu vatanın her karışında şehitlerin emaneti vardır.
O emanete göz dikenler, milletin tokadının nereden geleceğini de iyi hesaplasın.