Şimdi gelelim meselenin Türkiye'yi ilgilendiren boyutuna.
ABD'deki seçim sonuçları, yalnızca Trump'ın iç politikadaki gücünü değil, Erdoğan yönetiminin Washington'la kurduğu ilişkinin geleceğini de yakından ilgilendiriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump arasındaki ilişki, uzun zamandır klasik devlet diplomasisinin ötesinde, iki liderin kişisel temasları ve karşılıklı beklentileri üzerinden yürütülüyor.
Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı sevdiğini, onunla iyi anlaştığını ve aralarında güçlü bir kimya bulunduğunu sık sık dile getiriyor. Erdoğan yönetimi de bu kişisel ilişkiyi, Washington'da aşılması zor görünen sorunları çözmenin bir yolu olarak değerlendiriyor.
Ancak şimdi Washington'da siyasi dengeler değişiyor.
Demokratlar hem Senatoda hem Temsilciler Meclisinde çoğunluğu ele geçirdi. Yeni Kongrenin Ocak 2027'de göreve başlamasıyla birlikte savunma politikalarından silah satışlarına, bütçeden dış politika denetimine kadar birçok konuda Trump'ın karşısında güçlü bir siyasi denetim mekanizması oluşacak.
Bunun Türkiye açısından somut sonuçları var.
Örneğin F-35 programına yeniden katılma, F-16 ve diğer savunma sanayisi projeleri, S-400 meselesi ve CAATSA yaptırımları...
Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la ilişkilerini kullanarak bu sorunları çözebileceğini düşünmüş olabilir. Hatta daha önce yaptırımların kaldırılması ve F-35 konusunda olumlu mesajlar da vermişti. Ancak Amerikan yasaları ve Kongre'nin denetim yetkisi ortada duruyor. Başkanın kişisel iradesi, her konuda Kongrenin ve mevcut yasal düzenlemelerin yerine geçemiyor.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Trump üzerinden yürüttüğü diplomasi, artık daha fazla siyasi ve kurumsal engelle karşılaşabilir.
Üstelik mesele yalnızca savunma sanayisi de değil.
Suriye politikası, İsrail'in bölgedeki faaliyetleri, İran'la savaşın geleceği, NATO ilişkileri ve Türkiye'nin Rusya ile ilişkileri de Washington'daki yeni siyasi tablodan etkilenecek başlıklar arasında.
Demokratların Kongrede güçlenmesi, özellikle Türkiye'nin Suriye politikası ve bölgesel güvenlik konularında daha farklı tartışmaların gündeme gelmesine neden olabilir.
Burada bir başka önemli konu daha var: Demokrasi ve hukuk devleti.
Amerikan siyasetinde Kongre, yalnızca başkanın yasama faaliyetlerini denetleyen bir kurum değil. Aynı zamanda dış politikanın değerler, insan hakları ve demokratik standartlar üzerinden sorgulandığı önemli bir platform.
Bu nedenle Ankara'nın Washington'la ilişkilerini yalnızca Beyaz Saray'daki liderin kişisel yakınlığına bağlaması ciddi bir stratejik risk taşıyor.
Çünkü devletlerarasındaki ilişkiler, kişisel dostluklardan daha uzun ömürlüdür. Başkanlar değişir, siyasi dengeler değişir, ancak devletlerin kurumsal hafızası ve çıkarları varlığını sürdürür.
Trump'ın seçim yenilgisi Türkiye'ye karşı Amerikan politikasının bir gecede değişeceği anlamına gelmiyor. Ancak Erdoğan-Trump ilişkisinin Türkiye'ye sağlayabileceği siyasi hareket alanının daralabileceğini gösteriyor.
Buradan çıkarılacak ders açık:
Bir ülkenin dış politikası, başka bir ülkenin lideriyle kurulan kişisel yakınlığın üzerine inşa edilemez. Hele hele o liderin kendi ülkesinde seçmen desteğini kaybettiği, Kongre üzerindeki kontrolünü yitirdiği bir dönemde...
Trump, Amerikan seçmeninden ağır bir siyasi fatura aldı. Şimdi bu faturanın Washington'daki güç dengelerine ve küresel ilişkilere nasıl yansıyacağını göreceğiz.
Ancak kesin olan bir şey var: Beyaz Saray'da oturmak başka, Washington'a hâkim olmak başka!
Trump bunu seçim sandığında öğrendi. Bu sonuçlardan Ankara'nın da çıkaracağı dersler olmalı.