Adını duyardık. O zamanlar... 1977'li yıllar... henüz Akademiydi... Üniversite değildi. EİTİA'nın başkanıydı.
Bizde yukarıda, EDMMA deydik. Akademi Başkanı da Erdoğan Fıratlı...
Büyükerşen'in adını duyardık, bilirdik ama kendisiyle hiç görüşmemiştik.
Akademiler, ayrı...
İlk elini sıktığımız tarih, 1991 milletvekili genel seçimleri öncesi idi. Kendisine uğradık ve dedik ki DSP ilçe yönetimi olarak geliyoruz.
Bizleri buyur etti. Ecevit'lerin selamını ilettik...
Ecevit, Yılmaz Büyükerşen'i çok severdi. Dedik ki, Ecevitler bildiğiniz gibi Demokratik solda yeni parti kurdu. Sizlerden övgü ile bahsetti. Sizin desteğinizi istiyoruz. Bize katkı verin, yardımcı olun.
Uzun bir konuşma oldu ve bize bir isim önerdi... Prof. Dr. Tahir Özgü...
Kendisiyle tanıştırıldık. Birlikte, Anadolu Üniversitesinde bir akşam yemeği yedik, uzun uzun ülke meselelerini konuştuk.
Çok değerli entelektüel bir isim. Ecevit onu ,Büyükerşen'in önerisiyle 1. sıraya kondu...
Seçim sisteminde ilk defa,'tercihli oy sistemi' uygulandı. 'Tahir Özgü' o seçimlerde, tercihten 10 binin üzerinde oy almıştı...
DSP Eskişehir'de dikkatleri çekmeye başlamıştı... Bu politik arenada 'rüzgarın' geldiğinin habercisiydi.
Nitekim 27 Mart 1994 Belediye seçimlerinde bu rüzgar 'Sadi Nebrekli' ile estirilmişti.
Ne yazık ki, o günkü seçim kurulunun azizliğine uğradı ve masa başında 'katakulli' ile DSP'ye seçimler kaybettirilmişti.
O günden sonra Büyükerşen'i, sürekli ziyaret eder, bize katkı vermesini isterdik...
ARAYIŞ...
12 Eylül darbesinden sonra, Ecevit'e siyaset yapma yasağı getirilince çıkış yolu arıyordu. CHP'nin bu yapısıyla bir yere gidilemeyeceğini çok iyi görmüştü.
Arayış içindeydi...
Hayalinde, 'İskandinav' tipi siyasal model yatıyordu. Gazetecilikten gelen deneyimi ile dergi çıkardı...
Adı 'ARAYIŞ'.
Arayış, siyaset ve kültür dergisidir.1981'de Bülent Ecevit'in haftalık olarak çıkarmaya başladığı ve 54. sayıdan sonra kapanan bir dergidir. O zamanlar çok önemli isimler yazdıklarını gönderirlerdi. Bu günkü gibi gelişmiş elektronik ve internet teknolojileri yoktu. Yazılar, mektuplar gönderilir, editör tarafından düzenlenir ve basılırdı...
Bizde ara sıra yazılar yazıp gönderiyorduk...
Abone olduk. Öyle lüks kuşe kağıda basılmıyordu. Gazete kağıdı kullanılıyordu. Oldukça ses getirmişti... Yazar kadrosu çok zengindi... Demokratik soldan önemli akademisyenler, düşünürler, siyaset adamları yazılar yazıyordular...
İşte, bu önemli isimlerden biride Ertuğrul Özkök...
Ertuğrul Özkök'ün kaleminden...
24 Şubat 2018 tarihinde köşe yazısında salondaki herkesin işte budur dediği an köşe yazısında anlatıyor...
1980'li yılların başlarıydı...
Askeri dönemin en karanlık yılları yani...
O günün en muhalif dergisi 'Arayış'ta yazan bir öğretim üyesiydim...
İşte öyle yalnız başıma kaldığım günlerden birinde, bir telefon almıştım.
Yılmaz Büyükerşen beni Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde ders vermeye davet etmişti...
O, YÖK'ün tayin ettiği bir rektördü...
Bense, askerlerin gözünü üzerinden ayırmadığı genç bir öğretim üyesi...
Öyle günlerdi işte...
Mertliğin ölmediği, cesaretin hala ayakta durabildiği haysiyetli yıllar... Ben işte o Yılmaz Hocamı hiçbir zaman unutmadım... Onun dostu olduğum için hep gurur duydum...
Bakmayın DSP'den ve sonra CHP'den belediye başkanı seçildiğine... Bütün siyasetlerin üstünde bir insandır o...
Delegeye ihtiyaç duymayan bir siyasetçidir...
Böyle yazmış.
GEÇMİŞİN ZAMAN TUNELİNDE...
Aylar önce, Yılmaz hocamla öğle yemeğinde sohbet ediyorduk. İletişim Fakültesini nasıl kurduğunu anlatıyordu... Geçmiş zaman tünelin de yolculuk başladı.
En büyük desteği, YÖK Başkanı İhsan Doğramacı vermiş... Sadece o mu? Vehbi Koç, Sakıp Sabancı hocayı en çok sevenlerden...
Ertuğrul Özkök'ü anlattı. Ona Hürriyet'ten teklif geldiğinde destekleri olmuş...
Ben demiş akademisyenim. Gazetede, hiç köşe yazarlığı yapmadım. Nasıl olacak bu? Yazar olarak ne yazacağım?
Yılmaz Hoca da; yazarsın merak etme demiş… Kısacası; köşe yazıları nasıl olur, neler yazılmalı? Yazı yazma tekniklerini anlatmış...
Özkök, ilk önceleri tutuk ve tedirginmiş... Sonraları Türkiye'nin en ünlü yazarlarından biri olmuş...
1998 yılında da benden bir ricası olmuştu. Anlattı. Eğitim gönüllüleri için bir yer. Bende bu projeyi çok önemsedim, 'projenin' gerçekleşmesi için konuyu Meclis'e taşıdım. Uzun tartışmalar sonucunda Diğer meclis üyelerini ikna ettim ve Aydın Arat parkında yer alan 'merkezin yapımını' gerçekleştirmiştik.
Eğitim gönüllülerinin de başında Tahir Özgü vardı.
17. VEHBİ KOÇ ÖDÜLÜ...
17. Vehbi Koç ödülü eğitim çalışmalarından dolayı Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen'e Ömer Koç tarafından ödülü veriliyor...
Ömer M. Koç yaptığı konuşmasında, ' Eğitimciler, bu ülkede hiçbir zaman cumhuriyetin ilk yıllarındaki kadar el üstünde tutulmadı; öğrenmek ve öğretmek hiç o zamanki kadar kıymetli olmadı. Hür nesiller yetiştirmek için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.' Diyor...
Haklı...
BÜYÜKERŞEN, EN BÜYÜK SERVETİM ÖĞRENCİLERİM…
Kendisi ile ilgili kısa bir film gösteriliyor...
Ödül töreninde Vehbi Koç ile anılarını anlatan Büyükerşen, bu ödüle layık görüldüğünden çok büyük mutluluk duyduğunu söyleyerek, her gününü 'yeni bir maceranın başlangıcı' olarak tanımlıyor.
Büyükerşen filmde yer alan röportajında, 'Kendimi Atatürk'e, ilkelerine, Cumhuriyete ve bu topluma borçlu hissediyorum. Hem de öyle bir borç ki ömür boyu bitmiyor… Tüm bu uğraşlara karşılık en büyük servetim, en büyük kazancım yetiştirdiğim öğrencilerim. Kendimi çok mutlu ve bahtiyar hissediyorum.'

Hoca, kimlerin elinden tutmamış ki? Ah de vefa...
Elinden tuttukları bir şeyler olmuş!
Kimisi, profesör, kimisi rektör, kimisi genel müdür, kimisi planlamacı, kimisi müsteşar, kimisi milletvekili, kimisi Vali, kimisi Belediye ve il genel meclis üyesi kimisi de, BELEDİYE BAŞKANI
Say say bitmez...
Değerler, başka değerlerde üretir... İşte, 'ahde vefanın' bir örneği. Vefa sadece 'İstanbul'da bir semtin adı' değilmiş!
Değerli insan olmak! Koltuklarla, makamlarla olunmuyor... İnsanlığa yapılan hizmetlerle olunuyor. İnkarcı olmamak en büyük değer değil mi?
Anadolu'nun bozkırını yeşerten adam…
Hem milli, hem yerli...