Bir film vardı.

Osmanlı Cumhuriyeti.

Hani şu Mustafa Kemal'in çocukken bir ağaca tırmanıp kafesteki bülbüle uzandığı, sonra düşüp başını vurduğu film...

O düşüşün ardından tarih değişiyordu.

Kurtuluş Savaşı olmuyordu.

Cumhuriyet doğmuyordu.

Ankara başkent olmuyordu.

Osmanlı küçüle küçüle Anadolu'nun bir köşesine sıkışıyor, sonunda da büyük güçlerin himayesinde yaşayan gösterişli ama etkisiz bir hanedan dekoruna dönüşüyordu.

Yıllar önce izlediğimiz o film bir komediydi.

İnsan şimdi dönüp etrafına bakınca ister istemez soruyor:

Acaba film gerçekten komedi miydi, yoksa geleceğe bırakılmış bir not muydu?

Bugün Türkiye'nin önündeki asıl mesele ekonomi değildir.

Enflasyon değildir.

Faiz değildir.

Hatta seçim bile değildir.

Asıl mesele şudur:

Bu ülke demokratik, bağımsız ve egemen bir cumhuriyet olarak mı yaşayacak; yoksa adına seçim denilen törenlerin yapıldığı, fakat siyasal iradenin dar bir çevrede toplandığı yeni bir monarşik düzene mi dönüşecek?

Cumhuriyetin en büyük iddiası şuydu:

Devletin sahibi yoktur.

Devletin hanedanı yoktur.

Devletin kutsal ailesi yoktur.

Egemenlik sarayın değil, milletindir.

Fakat son yıllarda siyasetin dili değiştikçe, kurumlar zayıfladıkça ve hukuk tartışmalı hâle geldikçe başka bir görüntü ortaya çıkıyor.

Sanki görünmez bir tarih tünelinden geçerek yeniden eski soruya dönüyoruz:

Vatandaş mı devlet için vardır, devlet mi vatandaş için?

Çünkü monarşi dediğimiz şey yalnızca taç değildir.

Monarşi yalnızca taht değildir.

Monarşi bir zihniyettir.

Kararların yukarıdan aşağıya indiği, toplumun ise yalnızca onay vermekle görevlendirildiği bir yönetim anlayışıdır.

Bugün Türkiye'de yaşanan tartışmaların merkezinde de tam olarak bu var.

Cumhuriyet mi?

Yoksa hanedan refleksi mi?

Yoksa ülkenin herhangi bir köşesinde herhangi bir vatandaşın kendisini devletin gerçek sahibi hissedebildiği bir cumhuriyet mi?

Asıl ayrım çizgisi burada.

Çünkü cumhuriyet yalnızca bir yönetim şekli değildir.

Cumhuriyet, yönetenlerin de sıradan vatandaşlar gibi hesap verebildiği bir rejimdir.

Monarşi ise hesap vermenin yerini sadakatin aldığı noktada başlar.

Bugün siyaset sahnesinde yaşanan bütün kavga, bütün gürültü, bütün operasyonlar ve bütün ittifaklar dönüp dolaşıp bu sorunun etrafında dönüyor.

Türkiye'nin geleceği bir partinin kazanıp kazanmayacağıyla belirlenmeyecek.

Bir kişinin iktidarda kalıp kalmayacağıyla da belirlenmeyecek.

Türkiye'nin geleceği şu soruya verilecek cevapla belirlenecek:

Bu ülkenin yurttaşları kendilerini özgür bireyler olarak mı görecekler, yoksa tebaa olarak mı?

İşte bütün mesele bu.

Çünkü tarihin garip bir huyu vardır.

Bazen bir ülke savaşla yıkılmaz.

Bazen bir ülke darbeyle de yıkılmaz.

Bazen insanlar farkına varmadan, alışa alışa, sessiz sessiz eski yüzyıllara geri yürürler.

Ve bir gün dönüp baktıklarında şunu sorarlar:

Biz Cumhuriyeti ne zaman kaybettik?

Belki de o gün cevap çok basit olacaktır:

Cumhuriyetin yalnızca kurumlarını değil, ruhunu da savunmayı bıraktığımız gün!

++++

Dün övündüğün saltanat, yarın bir hâtıradır;
Zamanın en sert hükmü, halkın kararıdır.
İnsan yolu seçtiğini sanır ömrü boyunca;
Nice yolcu bilmez ki, yol da bir kader yazarıdır