Siyasetin en büyük trajedisi, bazen yapılan yanlışlar değildir.

Asıl trajedi, yanlışların yıllarca doğruymuş gibi alkışlanmasıdır.

Çünkü alkış, siyasetin en tehlikeli uyuşturucusudur. İnsan bir süre sonra kendi sesini değil, kendisine tutulan mikrofonların yankısını duymaya başlar.

Bugün CHP’nin önündeki asıl mesele de budur.

Bir isim tartışması değil…

Bir koltuk kavgası hiç değil…

Asıl mesele, yıllarca “kurumsal akıl” denilen yapının gerçekten çalışıp çalışmadığıdır.

Atilla Kart yıllar sonra bir pencere açıyor.

O pencereden içeriye bakınca görünen manzara oldukça düşündürücü.

Diyor ki:

“Ben uyardım. Belgeleriyle, tutanaklarıyla söyledim. Tehlikeyi anlattım.”

Peki, ne oluyor?

Siyasetin o meşhur sihirli cümlesi geliyor:

“İlgili birimler uygun görmedi.”

Ne kadar tanıdık bir cümledir bu…

Türkiye’de nice büyük kararlar, hiçbir sorumlunun bulunamadığı böyle küçük cümlelerin arkasına saklanarak alınmıştır.

Sanki kararları insanlar değil de koridorlarda dolaşan görünmez memurlar veriyormuş gibi…

Bir genel başkan düşünün…

Partisinin en büyük hukuki ve siyasi mücadelelerinde önüne konulan dosyalara bakıyor ve “Birimler öyle uygun gördü” deniliyor.

O zaman insan ister istemez soruyor:

Siyaset, sorumluluğu başkasına havale etme sanatı mıdır?

Yoksa gerektiğinde masaya yumruğunu koyup “Bu partinin siyasi iradesi budur” diyebilme cesareti midir?

Asıl düğüm burada başlıyor.

Ve sonra 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi…

Türkiye’nin kaderini etkileyecek bir seçim.

Bir aday çıkartılıyor…

Ekmeleddin İhsanoğlu!

Öyle bir aday ki, milletvekillerinin büyük bölümü sonradan öğreniyor.

Hatta iddialara göre partinin en üst yönetim organındaki birçok isim de gelişmelerden habersiz.

İnsan ister istemez şu eski Anadolu sözünü hatırlıyor:

“Düğün var, davul çalıyor; ama gelinle damadın haberi yok.”

Bir siyasi parti düşününü!

Milyonlarca seçmenin umudunu taşıyacak aday belirleniyor; fakat o umudun emanet edildiği insanların önemli bir kısmı sürecin dışında kalıyor.

Sonra dönüp deniliyor ki:

Kurullar karar verir.”

Elbette verir.

Ama önce kurulların kapısının açılması gerekir.

Kapısı kilitli bir odada demokrasi aranmaz.

Kapalı kapılar ardında alınan kararların adı istişare değil, olsa olsa tebliğdir.

Atilla Kart’ın asıl söylediği de tam olarak budur.

Mesele Kemal Kılıçdaroğlu’nun kişiliği değildir.

Mesele, yıllarca bir bürokrat refleksiyle yönetildiği ileri sürülen siyasi anlayışın CHP’ye ne kazandırdığı, ne kaybettirdiğidir.

Çünkü siyasette bazen en büyük hata, yanlış karar almak değildir.

En büyük hata, karar aldığını zannederken başkalarının kurduğu masada sadece sandalyeye oturmaktır.

Ve belki de CHP’nin bugün sorması gereken en ağır soru şudur:

Bu partinin direksiyonunda gerçekten kim vardı?

Şoför kimdi?

Yol haritasını kim çiziyordu?

Yoksa herkes direksiyonda oturduğunu sanırken, araç çoktan başka eller tarafından başka bir istikamete mi çevrilmişti?

Siyasetin acı tarafı şudur:

Tarih, sustuğunuz günleri de yazar.

Ve bazen yıllar sonra açılan eski bir defter, yeni tartışmaların en yüksek sesle konuşan tanığı olur…

“Uygun gördü” dediler, akıl köşeye çekildi,
İrade aranırken nice kapılar kilitlendi.
Dümende ben varım diyen, limanı başkasına verdi,
Tarih sordu hesabı, mazeretler dile geldi.

(Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır)