Siyasette bazen bir partinin değişimi, genel başkan değişikliğinden çok daha fazlasıdır.

Tabela aynı kalır, amblem yerinde durur, kurultaylar yapılır; ama partinin hafızası, dili ve kırmızıçizgileri yavaş yavaş değiştirilir.

Prof. Dr. Nur Serter’in CHP’de Maskeli Yıllar kitabı tam da bu sorunun peşine düşüyor: CHP, ne zaman ve nasıl başka bir CHP’ye dönüştü?

Serter’in anlattıkları elbette bir tanıklık ve yorumdur. Fakat bazı soruların cevabını aramak için önemlidir.

“CHP’de Maskeli Yıllar” adlı yeni kitabı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2010-2024 yılları arasındaki ideolojik savruluşunu ve kurucu ilkelerinden uzaklaştırılma sürecini belge ve tanıklıklarla ele almaktadır.

Eser, "helalleşme" politikaları, laiklikten verilen tavizler ve parti içi tasfiyeler üzerinden "Y-CHP" dönüşümünü sorgulayan önemli bir yakın tarih incelemesidir.

İlk düğüm 2010’da atılıyor.

Deniz Baykal’ın kaset olayı sonrasında genel başkanlıktan ayrılması ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına gelmesi, partinin tarihinde büyük bir kırılma yarattı. Kılıçdaroğlu’nun adaylığını 2010 Mayısında açıkladı; kısa süre sonra olağanüstü kurultayda genel başkan seçildi.

Serter’in iddiası daha ileri gidiyor: Baykal’ın tasfiyesinin ve Kılıçdaroğlu’nun gelişinin daha önceden öngörüldüğünü, bazı uluslararası rapor ve bağlantılar üzerinden bunun bir proje olarak değerlendirildiğini söylüyor.

Burada gazetecilik açısından yapılması gereken, iddiayı hüküm diye yazmak değil; “Bu süreçte kim ne biliyordu, kim ne yaptı, hangi ilişkiler devreye girdi?” diye sormaktır.

Çünkü asıl mesele kişi değil, yöntemdir.

CHP’nin kuruluş felsefesinin temel taşlarından biri laiklikti.

Laiklik yalnızca bir anayasa maddesi değil; Cumhuriyet’in eğitimden hukuka, yurttaşlık anlayışından devlet düzenine kadar uzanan temel tercihiydi.

İşte bu nedenle 4+4+4 eğitim tartışması, basit bir eğitim sistemi değişikliği değildi.

Serter’in anlatımına göre, CHP içinde laik eğitim konusunda daha sert bir muhalefet yürütmek isteyen milletvekillerine dahi “laiklik vurgusu yapılmayacağı” yönünde mesaj verilmişti.

Eğer bu anlatım doğruysa, ortada yalnızca bir söylem değişikliği değil, muhalefetin iktidarın kurduğu siyasi zemine göre kendisini yeniden ayarlaması sorunu vardır.

Siyaset burada ilkesini savunmak yerine, karşı tarafın diliyle konuşmaya başladığında muhalefet ile iktidar arasındaki fark bulanıklaşır.

Laiklikten söz etmekten çekinen bir laik parti, eğitimdeki dönüşüme karşı çıkarken bile kendi tarihsel bagajından utanıyorsa, ortada ciddi bir kimlik sorunu vardır.

BÜYÜKERŞEN’İN CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI SESLENDİRİLİYORDU..

Sonra 2014 geliyor. Büyükerşen’in adaylığı seslendiriliniyordu. Cumhuriyetçi yazar ve düşünürlerin ittifakla Büyükerşen ismine sıcak bakıyorlardı.

Laik milliyetçi merkez sağda Büyükerşen için olumlu izlenimler vardı. Ve CHP tarihinin en çok tartışılan adaylıklarından biri ortaya çıkıyor:

Ekmeleddin İhsanoğlu.

Oysa aynı dönemde CHP içerisinde Yılmaz Büyükerşen’in adı ciddi biçimde öne çıkmıştı.

CHP’nin 81 il başkanı ve milletvekilleri arasında yapılan değerlendirmelerde adaylığı konusunda büyük bir destek oluşmuştu. Genel başkan yardımcılarının kendisini haftalar öncesinden arayıp “Hazır mısın?” diye sorduklarını da kendisi anlattı.

Dahası, Eskişehir’de yapılan toplantıda CHP Genel Başkan yardımcılardan birinin Büyükerşen’in adaylığının kesinleştiği izlenimini veren ifadeler kullandığı da Büyükerşen tarafından aktarılıyor.

Fakat ertesi gün Kılıçdaroğlu’nun, Devlet Bahçeli ile görüştü ve ortak aday olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’ nun adı açıklandı.

Burada artık şu soru kaçınılmaz:

Yılmaz Büyükerşen’in önünü kim kesti?

Daha önemlisi:

Büyükerşen üzerinde oluştuğu söylenen mutabakat neden bir gecede değişti?

Bir gün öncesinden nasıl bir senaryo hazırlanıp vizyona neden sokuldu. Bu alaycı kuşlar ne ötmüştü?

İhsanoğlu ismi kimin fikriydi?

CHP yönetimi ile MHP arasındaki görüşmelerde hangi isimler konuşuldu?

Milletvekillerinin tamamı bu karardan gerçekten haberdar mıydı?

Nitekim adaylık dilekçesi TBMM’ye 111 imzayla sunuldu; CHP’den 21 milletvekili ise İhsanoğlu için imza vermedi.

İmza atmayanlar arasında Deniz Baykal, Emine Ülker Tarhan, Süheyl Batum, Nur Serter ve Güldal Mumcu gibi isimler de vardı.

Öyleyse mesele yalnızca “İhsanoğlu doğru aday mıydı?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Bir siyasi partide aday belirleme iradesi kimin elindeydi?

Ve bütün bu tablo bizi yeniden 2010’a götürüyor.

Baykal nasıl gitti?

Kılıçdaroğlu nasıl geldi?

Partinin yönetici kadroları nasıl değişti?

Laiklik konusundaki siyasi dil neden yumuşadı?

Eğitim meselesinde CHP neden kendi tarihsel çizgisini savunmakta zorlandı?

Büyükerşen konusunda oluştuğu söylenen geniş mutabakat neden bir anda ortadan kalktı?

Ve bütün bunların arasında, CHP'nin kuruluş ilkeleri nerede kaldı?

İşte “maskeli yıllar” denilen dönemin asıl tartışılması gereken tarafı budur.

Çünkü mesele Kılıçdaroğlu’ nu sevmek ya da sevmemek değildir. Baykal’ı savunmak ya da eleştirmek de değildir. Ekmelettin İhsanoğlu ’nu beğenmek veya Büyükerşen’i desteklemek hiç değildir.

Mesele siyasi partilerin ilke ile konjonktür arasında nasıl savrulduğudur.

Bir parti laikliği yüksek sesle savunamıyorsa, eğitimde kendi tarihsel çizgisini koruyamıyorsa, adayını kendi tabanının iradesinden önce dar bir yönetim çevresinde belirliyorsa ve milletvekilleri olup biteni sonradan öğreniyorsa, orada sadece lider değişikliği tartışılmaz.

Partinin ruhu tartışılır.

Altı okun altındaki Cumhuriyet Halk Partisi, bir gün kendi oklarından utanır hale gelirse, mesele artık okun kırılması değildir.

Yayı elinde tutanın kim olduğudur.

Ve siyaset, ilkelerini kaybettiği gün muhalefet olmaktan çıkar; sadece iktidara benzeyen başka bir tabela haline gelir.

Bunun adına da oksimoronlaşmış yapı denir.