Siyasette “denge” güzel kelimedir.

Hatta bazen öylesine kullanışlıdır ki, insan hangi tarafta durduğunu söylemeden siyaset yapabilme imkânı bulur.

Mansur Yavaş’ın son dönemdeki siyasi çizgisi de tam burada tartışmaya açılıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’la verdiği fotoğraf...

Ardından gelen “denge siyaseti” açıklaması...

CHP ile Yeni Parti arasında mesafesini koruması...

Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda kapıyı hiçbir tarafa tamamen kapatmaması...

Bütün bunlar aslında bir stratejinin parçaları.

Strateji şu:

CHP’den kopma.

Yeni Parti’ye geçme.

Hiçbir tarafla köprüleri yakma.

Ve zamanı geldiğinde en güçlü pozisyondan aday ol.

Kulağa oldukça makul geliyor.

Fakat siyasetin küçük bir ayrıntısı var:

Denge için iki kefenin de bulunması gerekir.

Bir kefede iktidarın bütün devlet gücü, diğer kefede demokratik meşruiyet mücadelesi varsa, terazinin ortasında durmak her zaman “denge” anlamına gelmez.

Bazen sadece taraf seçmeyi ertelemektir.

FOTOĞRAF SADECE FOTOĞRAF DEĞİLDİR

Elbette bir belediye başkanının Cumhurbaşkanı ile görüşmesi normaldir.

Ankara’nın metrosu konuşulur.

Ulaşım konuşulur.

Yatırım konuşulur.

Belediyenin sorunları konuşulur.

Bunların hiçbiri problem değildir.

Problem, siyasetin normal koşullarda yapılmadığı bir dönemde verilen siyasi görüntünün nasıl sonuç ürettiğidir.

Erdoğan’ın bu fotoğrafla Mansur Yavaş’ı kendi siyasi alanına çekmek istediğini kesin bir hüküm olarak söyleyemeyiz.

Ama böyle bir fotoğrafın muhalefet seçmeninde yaratacağı kafa karışıklığını da görmezden gelemeyiz.

Çünkü fotoğrafın ardından sorular başladı:

Mansur Yavaş nerede duruyor?

CHP’de mi kalacak?

Yeni Parti’ye mi yaklaşacak?

Bağımsız mı olacak?

Cumhurbaşkanlığına hangi zeminden aday olacak?

İşte siyasetin asıl meselesi burada.

İktidar açısından bir fotoğrafın değeri bazen fotoğraftaki iki kişiden çok, fotoğrafın dışında bıraktığı milyonlarca seçmenin zihninde yarattığı sorularla ölçülür.

YAVAŞ’I KİM, NEDEN SIKIŞTIRIYOR?

İlginç olan şu:

Yeni Parti uzun süredir Mansur Yavaş konusunda son derece temkinli.

Çünkü onu önemli bir cumhurbaşkanı adayı olarak görüyor.

“Gel partimize katıl” diye zorlamıyor.

Tam tersine, mevcut konumunu korumasını tercih ediyor.

CHP açısından ise tablo farklı.

Yavaş’ın CHP kimliğiyle kalması ve CHP seçmeniyle bağını koparmaması isteniyor.

Nitekim son dönemde “Mansur Yavaş artık yerini belli etmeli” tartışmasının yükselmesi de tesadüf değil.

Burada Yavaş’ın önünde zor bir denklem var.

Bir tarafta CHP...

Diğer tarafta Yeni Parti...

Öte tarafta Erdoğan’ın iktidar alanı...

Ve bütün bunların üzerinde yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi.

Yavaş ise terazinin tam ortasında durmaya çalışıyor.

Fakat Türkiye artık sıradan bir siyasi dönemden geçmiyor.

“NORMAL KOŞULLARDA SİYASET YAPMIYORUZ”

Mansur Yavaş’ın savunmasının en önemli noktası da zaten bu:

Normal koşullarda siyaset yapmıyoruz.

Bu nedenle sağduyu, uzlaşma ve denge siyaseti izliyorum.

Buraya kadar anlaşılabilir.

Ancak tam da burada Timur Soykan’ın itirazı önem kazanıyor.

Çünkü “denge” kavramı, yalnızca iki taraf arasında mesafe koymakla kurulmaz.

Denge, önce ölçülebilir bir terazinin varlığını gerektirir.

Bir belediye meclisinin üyeleri gözaltına alınıyor, tutuklamalar yaşanıyor, siyasi dengeler operasyonlar ve yargı süreçleri üzerinden değişiyor, demokratik meşruiyet tartışmaları büyüyor...

Sonra siz çıkıp:

“Ben dengede duracağım.” diyorsunuz.

İyi de...

Terazinin bir kefesine fil oturmuşken diğer kefeye serçe koyup, “Ben terazinin ortasındayım” demenin adı denge değildir.

SİYASETTE ZOR ZAMANLAR

Toplum zor zamanlarda siyasetçilerin nerede durduğunu unutmaz.

Hele seçmen, kendi iradesinin yok sayıldığı duygusuna kapılmışsa...

Bu öfke kolay kolay silinmez.

Çünkü seçmen Erdoğan’a kızabilir.

CHP’ye kızabilir.

Yeni Parti’ye kızabilir.

Ama kendisine güven veren bir siyasetçinin kritik bir dönemde nerede durduğunu da hafızasına kaydeder.

Siyasetin itibarı rahat günlerde kazanılmaz.

Zor günlerde kazanılır.

Bugün cezaevinde olanların, baskı altında olduğunu söyleyenlerin, siyasi meşruiyet tartışmalarının ortasında kalanların bulunduğu bir dönemde “ben herkesle iyi geçineceğim” demenin de elbette bir siyasi karşılığı vardır.

Kısa vadede konfor sağlar.

Ama uzun vadede güven sorunu yaratabilir.

Çünkü seçmen bir gün şu soruyu soracaktır:

“Siz denge siyaseti mi yaptınız, yoksa karar vermenin siyasi bedelinden mi kaçtınız?”

YAVAŞ’IN ÖNÜNDEKİ ASIL SINAV

Mansur Yavaş’ın CHP’den istifa etmesi gerekmiyor.

Yeni Parti’ye katılması da gerekmiyor.

Bağımsız bir adaylık seçeneğini değerlendirmesi de mümkün.

Ama bir gün siyasi pozisyonunu netleştirmek zorunda.

Çünkü cumhurbaşkanlığı adaylığı yalnızca anketlerde yüksek çıkmakla kazanılmıyor.

Toplum liderden yalnızca kazanma ihtimali değil, kriz anında nasıl durduğunu da görmek istiyor.

Üstelik karşısında güçlü bir siyasi makine var.

Erdoğan açısından Yavaş’ın CHP ile Yeni Parti arasındaki konumu ne kadar belirsizleşirse, muhalefet içerisindeki tartışma da o kadar büyür.

Belki de asıl siyasi oyun tam burada kuruluyor.

Bir taraf aday arıyor.

Bir taraf adayını koruyor.

Bir taraf adayın yerini belli etmesini istiyor.

Bir başka taraf ise adayın yerini belli etmemesinden siyasi sonuç üretmeye çalışıyor.

Yavaş ise ortada duruyor.

Ama siyasette bazen ortada durmak, herkese eşit mesafede durmak değildir.

Hangi tarafa yürüdüğünüzü gizlemektir.

Sandık geldiğinde ise fotoğraf albümleri kapanır, senaryolar biter, matruşka bebeklerinin içinden gerçek çıkar.

O gün seçmen teraziyi eline alır.

Ve sorar:

“Denge miydi bu, yoksa altın tepside sunulacak doğru zamanı beklemek mi?”

Çünkü siyasette en tehlikeli konfor alanı, insanın kendisini hâlâ terazinin ortasında sanmasıdır.

Oysa bazen terazi çoktan eğilmiştir; yalnızca siz eğildiğini kabul etmiyorsunuzdur.



(Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır.)