Bir yanda yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmesini isteyenler, diğer yanda meseleyi algı operasyonuna indirgeyenler… Gazetecilere yönelik işlemler ise soruşturmanın üzerindeki siyasi gölge tartışmalarını büyütüyor.

Hukuk devletinde savcı talepte bulunur, iddianamesini hazırlar, hâkim dosyayı inceler ve kararını verir.

Savcının talebi de, hâkimin kararı da, hukuki denetime açıktır. Asıl mesele, verilen kararların ardından yaşananlardır.

Elbette yargı kararları hukuki gerekçelerle değişebilir. Ancak bu durumda sorulması gereken, değişikliğin hangi gerekçeye dayandığıdır.

Karar değişikliğinin siyasi müdahaleyle gerçekleştiği kanıtlanmış değildir. Fakat yaşananların siyasi gölge kuşkusu yaratması da görmezden gelinemez.

Hukuk devletinde önemli olan, kararların yalnızca verilmesi değil, gerekçelerinin de açıklanabilmesidir.

İKİ AYRI CEPHE

İktidar çevrelerinde fon soruşturmasının nasıl yürütülmesi gerektiğine ilişkin iki farklı yaklaşım öne çıkıyor.

Birinci kesim, iktidara yakın isimlerin de soruşturulabileceğini ve yolsuzluk iddiaları varsa üzerlerine gidilmesi gerektiğini savunuyor.

Bazı yazarların yazılarında da karşılık bulan bu yaklaşımın mesajı açık: İktidara yakınlık, hiç kimseye ayrıcalık sağlamaz. Siyasi ilişkiyi haksız kazanca dönüştürmek, yalnızca hukuki değil, siyasi ve ahlaki bir sorundur.

İkinci kesim ise muhalefetin ve muhalif medyanın soruşturmayı hükümete zarar vermek amacıyla kullandığını öne sürüyor. Bu yaklaşım, meselenin bir algı operasyonu olarak değerlendirilmesini ve siyasi safların sıklaştırılmasını savunuyor.

İşte tehlike burada başlıyor!

Bir soruşturmanın siyasi sonuçlar doğurması, araştırılması gereken iddiaları ortadan kaldırmaz. Eleştiri yapılabilir, yanlış haberler düzeltilebilir. Ancak bunlar, soruşturmanın üzerinin örtülmesine gerekçe oluşturamaz.

Hukukun ölçüsü, iddianın kime yöneltildiği değil, delillerin ne söylediğidir.

SORUŞTURMA YERİNE GAZETECİLER Mİ TARTIŞILIYOR?

Fon soruşturmasıyla ilgili haber yapan gazetecilerin iddiaları, niyetleri ve yöntemleri elbette sorgulanabilir.

Ancak suçlamalar somut delillere dayanmalıdır. Doğrulanmamış bilgiyi açıkça belirterek aktarmakla, bir iddiayı kesin gerçekmiş gibi sunmak aynı şey değildir.

Asıl soru şudur: Öncelik, fon soruşturmasındaki iddiaları aydınlatmak mı, yoksa bunların siyasi sonuçlarını sınırlamak mı?

Gazetecilere yönelik işlemlerin, soruşturmanın kendisinden daha fazla tartışılır hâle gelmesi ciddi bir sorundur.

Bu adımların soruşturmanın kamuoyunda sorgulanmasını zayıflattığı yönündeki kaygılar da açıklığa kavuşturulmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca birkaç gazetecinin yaşadıkları değil, toplumun haber alma hakkıdır.

DEMOKRASİNİN FRENİ: BAĞIMSIZ BASIN

Bir otomobil düşünün: Motoru güçlü, direksiyonu sağlam, vitesi kusursuz. Gaza bastığınızda hızlanıyor. Ama freni yok!

Böyle bir otomobil kullanılabilir mi?

Demokrasiler de böyledir. Seçimler ve siyasi iktidar tek başına yeterli değildir. Gücü denetleyen mekanizmalar da gerekir.

Fon soruşturması bu nedenle önemlidir. SPK görevini yaptı mı? Borsa İstanbul'daki denetimler yeterli miydi? Riskler neden zamanında tespit edilemedi? Yargı hangi aşamada devreye girdi?

Bu soruların sorulması, herhangi bir kişi veya kurumun suçlu olduğu anlamına gelmez. Ancak yanıtlanmaları gerekir.

Bağımsız basın, demokrasinin önemli denetim mekanizmalarından biridir. Gazeteci araştırır, belgeyi inceler, çelişkileri ortaya çıkarır ve kamu adına soru sorar. Gazeteciler susturulursa usulsüzlük iddialarını kim araştıracak, kamu adına kim hesap soracaktır?

Freni olmayan otomobil nasıl felakete sürüklenebilirse, denetimi zayıflatılan iktidar da hesap verebilirliğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.

KİMSEYE AYRICALIK YOK, KİMSEYE PEŞİN SUÇLULUK DA YOK!

Yapılması gereken açıktır: İddialar araştırılmalı, kurumlar sorumluluklarını açıklamalı ve hukuki sorumluluğu bulunanlar yargı önünde hesap vermelidir.

Ne iktidara yakınlık dokunulmazlık sağlar ne de bir iddia tek başına suçluluğun kanıtıdır. Gazetecilik de hukukun üzerinde değildir; ancak kamu yararına soru sormak ve araştırma yapmak suç gibi gösterilemez.

Türkiye'nin ihtiyacı, eleştiriyi düşmanlık sayan bir anlayış değil, hesap verebilirliktir. Bağımsız basına sahip çıkmak, her gazeteciyi koşulsuz savunmak değil; yanlışların ortaya çıkarılabildiği bir düzeni savunmaktır.

Çünkü demokraside asıl tehlike yalnızca yanlışların yapılması değil, yanlışları ortaya çıkaracak mekanizmaların da susturulmasıdır.