Sessiz sedasız bir Necmiye Aydın geçti bu fani dünyadan…
Onu nasıl yazayım, nereden başlayayım bilemiyorum. Derler ya, kelimeler bazen kalemden değil yürekten dökülür; işte tam da öyle bir yerdeyim. Boğazımda düğümlenen her hece biraz hüzün, biraz minnet, biraz da yılların içimize sinmiş kokusunu taşıyor.
Böyle zamanlarda insanın zihni bir sandık gibi açılıyor; sararmış hatıralar birer birer gün yüzüne çıkıyor.
Bundan otuz beş yıl önceydi… Rahmetli annem ve babamla birlikte, uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Gümüşhane’nin serin dağlarından Eskişehir’in Çukurovası olarak bilinen Sarıcakaya ilçesine gelmiştik. İlkbahardı. Yeşilin her tonuna bürünmüş, kıvrımlı ve yer yer tehlikeli yollardan geçerek Bahçe Sokak No: 7’nin önünde durmuştuk.
Ev, iki katlı mütevazı bir Anadolu eviydi. Avlusunda kayısı ağacı,yeni dünya, zeytin ve üzüm asmaları vardı. Yılların izini taşıyan ahşap, dik merdivenlerden çıkıp eve girmiştik. Ne günlerdi…
Meral Hanım evin tek kızıydı. Annesinin gözünde hem nazlı bir çiçek hem de evin direğiydi. Bize vermeye gönlü pek razı değildi. Bir anne yüreği, kızını başka bir hayata uğurlamaya kolay kolay hazır olamıyordu. İsteme merasimi geleneklerin çizdiği çerçevede, ağırbaşlılıkla tamamlandı. Dualar edildi, kahveler içildi; göz göze gelmekten kaçınan bakışlar yere düştü.
Hiç unutmam, bizi uğurlarken telaşlı bir ses tonuyla şöyle demişti:
“Gümüşhane’ye gidersen kendimi Sakarya Nehri’ne atarım kızım!”
O cümle yıllarca kulağımda çınladı. Zaman zaman hatırlayıp gülümserdik. Ana yüreği işte…
Yıllar geçti. Evlenip Eskişehir’e taşınınca mesafeler kısaldı, gönüller yakınlaştı. Zamanla bizi tanıdı, bize ısındı; sonra da sevdi. Torunlarının başarılarıyla gurur duyar, her namazında dua listesine onları da eklediğini söylerdi.
Ömrü, Sakarya Nehri kıyısındaki Ortabük denilen üç dört dönümlük bahçesinde geçti. Sabah erkenden “çay altı” denilen bölgeye yürüyerek gider, gün boyu çalışır, akşam yine yürüyerek dönerdi. Ama işi bitmezdi. Evde eşi, kayınvalidesi ve iki çocuğu onu beklerdi. Gün biterdi ama çilesi bitmezdi.
Kayınvalidemin ömrü toprakla konuşarak, tohumla dertleşerek geçti. Gerçek bir “toprak ana”ydı. Eli öylesine bereketliydi ki taşı toprağa atsa filiz verirdi. Resmî bir diploması yoktu belki ama iyi bir ziraat mühendisi kadar bilgili, mahir bir bahçıvan kadar ustaydı. Hepsinden öte cefakâr ve fedakâr bir anneydi.
Sarıcakaya’da geçen 81 yıllık ömründe sabah güneşi çoğu zaman onun üzerine doğmadı. Çünkü o, güneşten önce uyanırdı. Yazın domates, biber, patlıcan, fasulye; kışın taze soğan, roka, ıspanak… Mevsimler onun ellerinde berekete dönüşürdü.
Genç yaşta komşusunun oğlu Ali ile evlendirildiğinde omuzlarındaki sorumluluk daha da arttı. Zahmetli ve çileli hayatla mücadelesi hiç bitmedi. Çoğu zaman bahçeye yalnız giderdi. Eşinin zaman zaman akıl almaz davranışlarına ve uğradığı haksızlıklara sabırla göğüs gerdi. Dünyaya getirdiği iki evladı için tüm sıkıntılara katlandı. Hayata küsmedi, toprağa sırt çevirmedi. Mücadelesini sessizce verdi.
Geçen yıl zeytin bahçemizde fidanların arasında dolaşırken gözlerinin içi parlıyordu. Dağları bağa çevirip geniş bir alanda zeytinlik kurmamdan büyük mutluluk duymuştu. Fidanlara bir anne şefkatiyle dokunur, toprağı havalandırmak için çapa yapardı. “Anne, bırak biz yapalım,” desek de dinlemezdi. Toprağa bağlılığı, aslında hayata tutunuşunun ifadesiydi.
Son beş yılda Eskişehir’den ev alıp yanımıza gelmesiyle biraz olsun rahatladı. Ancak son bir buçuk yıldır, 65 yıllık hayat arkadaşı Ali’nin yakalandığı amansız hastalık onu derinden üzüyordu. Hastane süreçlerinde hep yanındaydı. Tedavi için hastaneye götürür, sonra evine bırakırdık. Evden her ayrılışımızda balkona çıkar, birbirimize el sallardık.
Meğer o son el sallayışımız bir vedaymış…
Takvimler 11 Şubat 2026 Çarşamba gününü gösteriyordu. Eşim Meral Hanım’la birlikte her zamanki gibi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB servisinden çıktıktan sonra, “Anneme gidelim,” dedi. Öğleden sonra saat üç sularında Çamlıca Mahallesi’ndeki evine gittik.
Zile birkaç kez bastık, kapı açılmadı. Yedek anahtarla içeri girdiğimizde çekyatın üzerinde uyur vaziyette uzandığını gördük. Eşim, yüzüne yayılan derin bir endişeyle, “Anne… anne…” diye seslendi. Her zaman bizi güler yüzle karşılayan o yüz artık sessizdi.
Yanı başında küçük Yasin-i Şerif kitabı, diğer yanında seccadesi ve tesbihi duruyordu. Belli ki öğle namazından sonra son nefesini vermişti.
Apartman komşuları, eşinin hastalığını çok dert ettiğini söylediler. Yüreği daha fazla dayanamadı belki de…
O an evin tavanının üzerimize çöktüğünü hissettim. Eşimin anne acısıyla yükselen çığlığı, evin duvarlarında yankılandı.
Emir büyük yerden gelmişti. Mülk evinin sahibinden tahliye vakti gelmişti. İğne, ilaç görmeden; kimseye yük olmadan, adeta bir kuş gibi kanatlanıp Rabbine yürüdü.
Çamlıca Mahallesi’nden helallik alarak Sarıcakaya’ya doğru yola çıktığımızda içim burkuldu. Yüzlerce kez sohbet ederek geçtiğimiz o kıvrımlı yollardan bu kez son kez geçiyordu.
Sarıcakaya’da, baharın hafifçe hissedildiği ılık bir Perşembe günü; cami avlusunu dolduran kalabalığın duaları, okunan hatimler, Yasinler ve tevhidler eşliğinde uğurlandı.
Düşünüyorum da… Hem annemi hem kayınvalidemi Şubat ayında kaybettim. İkisi de her faniye nasip olmayacak bir teslimiyetle ecel şerbetini içti.
Ne diyelim…
Allah gani gani rahmet eylesin.
Hz. Fatıma Annemiz yoldaşın olsun kayınvalidem.
-----------------------------------------------------------------------------
Bu vesileyle günlerdir bizleri telefonla arayan,mesaj gönderen,acımızı paylaşan tüm dost ve arkadaşlarıma,akrabalarıma çok teşekkür ediyorum. Allah hepinizden razı olsun.