Unutulan kültür değerlerimizden biri de köy oda kültürüydü.
Oda kültürünü öne çıkaran esas öge, misafirlikti.
Misafirliğin aşağıdaki özellikleri, oda kültüründe canlı olarak yaşanırdı:
Dünyaya misafir olduğumuz gibi insan olarak hepimiz, birbirimize misafiriz. Bunu günümüzde maalesef unutmak üzereyiz.
Misafir karşılamak önemli bir görgü ve kültür göstergesiydi. Misafir canıyla da malıyla da emanetimizdi. Misafir, bereketiyle gelirdi. Misafir, kendi değerini kendi belli ederdi. Yoldan gelene saygı, ihmal edilmez. Misafirin açlık ve uykusuzluk durumu, en seri şekilde çözümlenirdi. Gelen kişiye yaşına, statüsüne bakmadan saygı gösterilirdi.
Her işte olduğu gibi misafirlikte de had aşılmazdı. Misafire verilen kıymet, ona yapılan ikram yıllar geçse de unutulmazdı.
Misafirlik sadece bir ziyaret değildi. Paylaşmanın, hatır sormanın, gönül almanın ve toplum olmanın en güzel yollarından biriydi. Ölüm ile misafirin ne zaman geleceği bilinmezdi. Misafir için hemen her zaman hazırlıklı olunurdu.
Hızlı şehirleşme, bu geleneği zayıflattıkça zayıflattı. Sanal âlem, nerdeyse yüz yüze iletişimin yerini aldı. Hemen hepimizde bireysellik öne çıktı. Komşuluk ve akrabalık bağları zayıfladı. Güven duygusunun eskiye göre epey azaldı. Samimiyet yerine resmiyet çoğaldı. Geleneklerimiz, yeni nesle yeterince aktarılamadı.
Köy odalarımızda hayat, bambaşkaydı.
Odaya giren, oda sahibinin misafiriydi. Odalardaki hayat, sosyalleşmenin esasıydı.
Misafirperverlik merkeziydi. Misafir yolcu ise doğrudan odaya götürülürdü. Önce hoş geldin sohbeti yapılır, ardından yemek hazırlanırdı. Yemek, çoğu zaman evlerden imeceyle gelirdi. Gece kalacaksa yatak serilirdi. Misafirin kim olduğu, zengin fakir oluşu önemli değildi.
Köyümüzde bir zamanlar muhtar odası olarak da kullanılan Ali Çavuş Odasını hatırlıyorum. Hacı Oda bakımı, aileye, sülaleye, mahalleye ya da bütün köye aitti. Ortada bırakılmamıştı. Kesin bir bakıcısı vardı. Oda sülalenin, ailenin vitriniydi.
Rifat Amcamın odasında kıyıda köşede de olsa oturduğum aklımda. Duyduğum ancak görmediğim birkaç oda daha var zihnimde.
Odaya gelen emmicileri, çerçileri, çerçicileri (Köylerde ve yaylalarda dolaşarak ufak tefek eşya satan satıcılar), celepleri (kasaplık hayvan ticareti yapan kişiler), cambazları (hayvan tüccarları) belli yaş grubu üzerindekiler çok iyi hatırlar. Benim unutamadıklarım çocukluğumuzda çakıldak ezip yün kırığı ile yaylada yazıda kırıl leblebi, sorma şeker, iplikli şeker aldığımız iydeciler, kepici, leblebiciler (Tek eşekli satıcı) de odanın misafiriydi.
Çoklukla at arabasıyla ürettiğini satan-değişen yakın uzak köylüleri hâlâ aklımdan çıkmaz. Yetiştirdiği üzümü zahire(arpa , buğday) ile değiştiren o güzel insanların ‘Barabarı! Barabarı!’ çığrışlarını unutamam.
Zamanla anladığım ‘Alan satandan umar’ ifadesinin karşılığı satanın malından fazlaca vermesini tam öğrendiğimde ticaret ahlakını sorguladıkça sorgulamıştım. Bu ölçü, gabalama (olması gerekenden alıcı lehine biraz fazlaca) idi.
Satıcı amcaların köyün çocuklarına ücretsiz verip yedirdiği ticarette ‘göz hakkı’ kavramını insanımız ne de güzel yaşatıyor ve uyguluyordu öyle.
Hanlardan farkı daha küçük daha özel ve ücretsiz olmasıydı. Gelen misafir istediği kadar kalır; karnı doyurulur, yatağı serilir, hayvanı varsa bakılırdı.
(Odalardaki sosyal nizamı gelecek yazıda açıklayalım.)