Türkiye siyasetinin ilginç bir hafızası var. Bu ülkede yeni kurulan her parti başarılı olamadı fakat iktidara gelen yeni partilerin neredeyse tamamı benzer şartlarla doğdu.

1946’da Demokrat Parti, 1961’de Adalet Partisi, 83’te Anavatan ve 2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi… Dört farklı dönem, dört farklı lider. Ama ortak bir hikaye.

Hepsi mevcut siyasal düzenin seçmene cevap vermekte zorlandığı dönemlerde ortaya çıktı. Hepsi toplumun yalnızca ideolojik değil, psikolojik olarak da değişim aradığı zamanlarda kuruldu. Ve hepsinin arkasında, sıfırdan yaratılmış bir heyecandan çok, mevcut siyasal tabanda biriken enerjiyi yeni bir adreste toplama iddiası vardı.

Demokrat Parti’nin seçmeni CHP’den kopan merkez sağ seçmendi. Adalet Partisi, Demokrat Parti geleneğinin devamı olarak doğdu. Anap, 12 Eylül sonrasında farklı siyasi damarları tek çatı altında topladı. Ak Parti ise Refah ve Fazilet çizgisinden gelen kadroların yanı sıra merkez sağdaki büyük boşluğu doldurdu. Bunu yaparken yanına soldan, Kürt siyasi hareketinden isimleri de almayı ihmal etmedi.

Yani Türkiye’de yeni partileri iktidara taşıyan yalnızca ‘’yeni’’ olmaları değildi. Arkalarında güçlü bir toplumsal talep, tanınan kadrolar ve mevcut siyasetin çözemediği sorunlara yönelik yeni bir umut vardı.

Bugün CHP içinden de yeni bir parti çıkma senaryosu gerçekleşirse, bu parti Türkiye’nin siyasi hafızasında daha önce görülen örneklerle bazı benzerlikler taşıyabilir.

Elbette benzerlik sonucun da aynı olacağı anlamına gelmez.

Türkiye artık 1950’nin, 1983’ün ya da 2002’nin Türkiye’si değil. Seçim sistemi farklı, medya düzeni farklı, ittifak siyaseti farklı, seçmen davranışı farklı. Bugün yeni bir partinin yalnızca kurulması değil, kısa sürede ülkenin en büyük siyasi alternatifi hâline gelmesi elbette eskiye göre daha zor bir süreçtir.

Bununla birlikte tarih bize başka bir şey daha söylüyor: Eğer yeni oluşum, toplumdaki değişim talebini doğru okuyabilir; güçlü bir örgütlenme kurabilir; mevcut muhalefet seçmeninin ötesine geçerek kararsızlara ve iktidardan uzaklaşan seçmenlere de ulaşabilirse, Türkiye’de yeni kurulan partilerin iktidara gelmesi istisna değildir.

Dolayısıyla asıl soru “yeni parti kurulur mu?” değil; kurulursa toplumun değişim beklentisini temsil edip edemeyeceğidir. Türkiye’nin siyasi hafızası gösteriyor ki böyle dönemlerde yeni bir isim, yeni bir heyecanla toplumun beklentisi karşılanırsa, o parti toplumu birleştirebiliyor ve vatandaştan destek görebiliyor.

Bir partiyi iktidara taşıyan şey kuruluş tarihi, ideolojisi değil; toplumun geleceğe dair umudunu taşıyıp taşıyamadığıdır.

Türkiye’nin yeni parti hafızasının ortak noktası da tam olarak budur…