Türkiye siyaseti yeni bir kavşağa sürükleniyor.

Bu kez tartışılan yalnızca hangi adayın kazanacağı değil; siyasetin nasıl yapılacağıdır.

Bir tarafta örgütü, programı, tüzüğü, üyeleri ve kurumsal hafızasıyla siyasi partiler; diğer tarafta giderek büyütülen kişisel markalar, adaylıklar ve “partiler üstü” siyaset illüzyonu…

“Mansurizm” tam da bu yeni siyasal davranış biçiminin adı olarak okunabilir.

Mesele Mansur Yavaş’ın şahsı değildir.

Mesele, bir siyasetçinin şahsı üzerinden siyasi partilerin demokrasideki asli rolünün değersizleştirilmesidir.

Anayasa’nın 68. maddesi açık: “Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.”

Parti yalnızca tabela değildir.

Parti; fikir, program, örgüt, üyelik, temsil ve hesap verme mekanizmasıdır. Mahalleden genel merkeze, üyeden sandığa uzanan bir siyasal sorumluluk zinciridir.

Şimdi ise bütün bunların yerine başka bir formül pazarlanıyor:

“Parti önemli değil, aday önemli.”

Ardından ikinci cümle geliyor:

“İdeoloji önemli değil, kazanabilecek isim önemli.”

Sonra üçüncüsü:

“Örgüt önemli değil, toplumdaki karşılığı olan lider önemli.”

İşte tehlike tam burada başlıyor.

Çünkü siyasi partileri etkisizleştirip siyaseti adayların kişisel markasına indirgerseniz, demokrasiyi güçlendirmiş olmazsınız. Tam tersine, partili demokrasiden kişisel liderlik siyasetine geçişin kapısını açarsınız.

Üstelik bu model kendiliğinden oluşmuş masum bir eğilim gibi de görünmüyor.

Bir takım “alaycı kuşlar” sürekli aynı ezgiyi söylüyor:

“Partiler eskidi, adaylar yeni.”
“İdeolojiler bitti, merkez siyaset başladı.”
“Örgütler gereksiz, halk kimi istiyorsa o gelsin.”

Ne kadar tanıdık!

Bunun siyaset bilimindeki karşılığı ise romantik değildir:

Popülizm.

Çünkü popülizm, karmaşık siyasal sorunları kurumlar ve programlar üzerinden değil, “halk ile lider” arasındaki doğrudan ilişki üzerinden tanımlamaya yatkındır.

Böylece parti aradan çıkar.

Örgüt aradan çıkar.

Program aradan çıkar.

Hesap verme mekanizması aradan çıkar.

Geriye yalnızca “kurtarıcı aday” kalır.

İşte “Mansurizm” tartışmasının asıl üzerinde durulması gereken nokta budur.

Bir siyasetçi gerçekten kendisini partiler üstü görüyorsa bunun doğal sonucu, açık ve bağımsız bir siyasi iddia ortaya koymaktır. Yok eğer siyasal hesabını partilerin, ittifakların ve mevcut yapıların üzerinde kuruyorsa burada “partiler üstülük”ten çok, partisiz görünerek partilerden yararlanma siyaseti tartışılmalıdır.

Daha önemlisi, siyasetin en büyük hastalıklarından biri zaten kişiye bağlılık değil mi?

Tek adam siyasetine karşı çıkarken aynı refleksi başka bir isim üzerinden yeniden üretmek nasıl bir demokrasi anlayışıdır?

Bir kişinin çevresinde oluşan siyasal kümelenme, parti örgütlerinden bağımsız bir güç alanına dönüşüyorsa burada kurumsal demokrasi değil, kişisel nüfuz siyaseti vardır.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir “tek adam” değil; güçlü kurumlar, güçlü siyasi partiler ve güçlü demokratik denetimdir.

Çünkü siyaset yalnızca sandık günü kazanmak değildir.

Siyaset; bedel ödemeyi, açıkça konuşmayı, hesap vermeyi, risk almayı ve gerektiğinde kendi tabanına bile itiraz edebilmeyi gerektirir.

Siyaseti yalnızca “en çok kim oy alır?” hesabına indirgerseniz, sonunda elinizde demokrasi değil, anket mühendisliği kalır.

“Mansurizm”in asıl tartışılması gereken tarafı da budur:

Partileri küçültüp adayları büyütmek…

Çünkü aday büyüdükçe parti küçülür.

Parti küçüldükçe örgüt zayıflar.

Örgüt zayıfladıkça denetim kaybolur.

Denetim kaybolduğunda ise siyasetin kapısından yeniden o çok bildiğimiz şey girer:

Kişi kültü.

Türkiye bunun bedelini zaten yeterince ödedi.

Şimdi aynı hastalığı başka bir ambalajla yeniden satın almanın anlamı yok.

Demokrasinin ihtiyacı “partiler üstü kahramanlar” değil; partilerin de üzerinde duran hukuk, kurum ve denetim düzenidir.

Yoksa bugün “tek adam siyasetine alternatif” diye sunulan model, yarın başka bir kişinin çevresinde kurulmuş küçük bir tek adam adacığına dönüşebilir.

Siyaset tarihinde bunun adı yeni değildir.

Sadece ambalajı yenidir.

“Mansurizm” dediğimiz şey belki de tam olarak budur:

Partileri emekli edip adayları başrole çıkarmak.

Oysa demokraside adaylar değişir.

Kurumlar kalır.

Kurumları emekli ettiğiniz gün ise artık demokrasiyi değil, yalnızca bir sonraki lideri seçmeye başlarsınız.