Siyaset bazen öyle bir yere gelir ki, memlekette iktidarı değiştirmekten önce partilerin birbirlerinin adını değiştirmesi mesele olur.

Yeni Parti meselesi de biraz böyle…

Öztürk Yılmaz açık konuşuyor:

“10 bin üyemiz var. Paramız yok. Medyamız yok. Ama seçime girme yeterliliğini kazanmış bir partimiz var.”

Buraya kadar mesele anlaşılır.

Asıl anlaşılması gereken ise bundan sonrası.

Yeni Parti’nin adıyla ilgili hukuki süreç devam ederken ortaya çıkan tartışma, aslında yalnızca bir isim benzerliği tartışması değil.

Türk siyasetinin daha derin bir hastalığını gösteriyor:

Tabela çok, ortak akıl az.

Öztürk Yılmaz, parti kurulurken isim konusunda uyardığını, buna rağmen tercih yapıldığını söylüyor. Şimdi de isim nedeniyle yaşanan hukuki sürecin çözülmesini istiyor.

Üstelik “milletvekili pazarlığı” yapmadığını özellikle vurguluyor.

“Para, milletvekili bu tür şeyler sökmez” diyor.

İşte burada mesele biraz daha büyüyor.

Çünkü muhalefet zaten yıllardır seçmenin önüne aynı soruyu koyuyor:

İktidarı değiştirecek misiniz, yoksa birbirinizi değiştirmekle mi yetineceksiniz?

Öztürk Yılmaz’ın söyleşideki en dikkat çekici çıkışlarından biri de Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik:

“Bana akıl verecek durumda değil.”

Bu cümle kişisel bir polemik gibi okunabilir.

Ama mesele kişisel olmaktan çok daha büyük.

Çünkü Türkiye’de muhalefetin kronik hastalığı, yenilgilerden ders çıkarmak yerine yenilgilerin sorumluluğunu birbirine dağıtmasıdır.

Toplum ekonomik krizle boğuşur.

İnsanlar geçim derdindedir.

Gençler gelecek arar.

Emekli ay sonunu getiremez.

Muhalefet ise dönüp dolaşıp kendi içinde kimin haklı, kimin haksız olduğunu tartışır.

Tam bir siyasi matruşka!

Birini açıyorsunuz…

İçinden başka bir parti çıkıyor.

Onu açıyorsunuz…

İçinden başka bir genel başkan.

Onu açıyorsunuz…

İçinden başka bir adaylık hesabı.

Sonunda elinizde yine aynı şey kalıyor:

Seçilemeyen muhalefet!

Öztürk Yılmaz’ın “toplumsal muhalefetin birleştirilmesi lazım” sözünü bu nedenle yalnızca kendi partisinin geleceği açısından okumamak gerekiyor. Söyleşide, üç maddelik bir çözüm önerisinden söz ediyor; isim ve yeterlilik sorunlarının çözülmesiyle birlikte muhalefetin birleşebileceği bir yol haritasından bahsediyor.

Elbette bunun nasıl gerçekleşeceği ayrı bir tartışma.

Ama asıl soru şu:

Muhalefet gerçekten birleşmek istiyor mu?

Yoksa herkes kendi küçük dükkanının tabelasını koruyup, seçim günü bütün müşterilerin kendiliğinden kapısına geleceğini mi sanıyor?

Siyaset dükkan işletmek değildir.

Seçmen de tapu müdürü değildir.

Kimsenin tapusunu taşıdığı parti binasına göre oy vermiyor.

Üstelik medya meselesi de işin başka bir yüzünü gösteriyor.

Öztürk Yılmaz, televizyonlara çıkamadığından, yaptıklarının haber yapılmadığından yakınıyor. “Saray'a yürüyorum, bakanlıklara yürüyorum; bunların hiçbiri haber değil mi?” diye soruyor.

Burada da Türk siyasetinin başka bir gerçeği çıkıyor karşımıza:

Görünmeyen siyasetçi, görünür olmayan muhalefet, duyulmayan itiraz…

Sonra seçim geliyor.

Sandık açılıyor.

Herkes şaşırıyor:

“Bu seçmen neden bize oy vermedi?”

Seçmen vermedi çünkü belki de yıllardır aynı şeyi söylüyordu:

“Önce siz kendi aranızda anlaşın.”

Öztürk Yılmaz’ın söylediklerinin tamamına katılmak zorunda değiliz.

Ama bir gerçeği görmezden de gelemeyiz.

Muhalefet, iktidarla mücadele ederken kendi içinde küçük iktidar alanları üretirse, sonunda büyük iktidarın değirmenine su taşır.

İsim kavgası bunun sadece küçük bir örneğidir.

Asıl mesele isim değil.

Asıl mesele zihniyet.

Yeni Parti kurulabilir.

Yeni tabela asılabilir.

Yeni genel başkan seçilebilir.

Ama eski siyaset anlayışı değişmezse, tabelanın yeniliğinin hiçbir anlamı kalmaz.

Çünkü Türkiye'nin artık yeni bir parti tabelasından çok, yeni bir siyaset aklına ihtiyacı var.

Yoksa tabelalar değişir…

Genel başkanlar değişir…

Adaylar değişir…

Ama kara kaplı defter aynı kalır.

Ve o defterin adı da şudur:

Muhalefetin kendi kendisini yenme sanatı

YENİ PARTİ, ESKİ HESAPLAR

Türk siyasetinde bazen iktidarı değiştirmekten önce partilerin birbirinin adını değiştirmek gerekiyor.

Yeni Parti tartışması da tam böyle bir noktaya geldi.

Öztürk Yılmaz açık konuşuyor:

“10 bin üyemiz var. Paramız yok. Medyamız yok. Ama seçime girme yeterliliğini kazanmış bir partimiz var.”

Mesele yalnızca bir parti adı mı?

Değil.

Çünkü isim benzerliği üzerinden başlayan tartışma, Türk siyasetinin çok daha eski bir hastalığını ortaya çıkarıyor:

Tabela çok, ortak akıl az!

Yılmaz, parti kurulurken isim konusunda uyardığını, buna rağmen tercihin yapıldığını söylüyor. Şimdi de ortaya çıkan hukuki sorunun çözülmesini istiyor. Kimseye milletvekilliği pazarlığı yapmadığını özellikle vurguluyor.

Buraya kadar bir parti ile diğer siyasi aktörler arasındaki anlaşmazlık…

Fakat mesele bundan ibaret değil.

Çünkü muhalefetin yıllardır çözemediği asıl problem isim değil:

Birlikte siyaset yapamamak.

Toplum ekonomik sıkıntıyla boğuşuyor.

Emekli geçinemiyor.

Genç gelecek arıyor.

İşçi hayat pahalılığı altında eziliyor.

Muhalefet ise dönüp dolaşıp kendi içinde kimin haklı, kimin haksız olduğunu tartışıyor.

İşte tam burada karşımıza o meşhur siyasi matruşka çıkıyor.

Birini açıyorsunuz, içinden başka bir parti çıkıyor.

Onu açıyorsunuz, içinden başka bir genel başkan.

Onu açıyorsunuz, içinden başka bir adaylık hesabı.

Birini daha açıyorsunuz…

İçinden yine başka bir hesap!

Sonunda bütün bebekleri yan yana diziyorsunuz.

Hepsinin boyu farklı.

Hepsinin adı farklı.

Ama nedense hepsinin cebinden aynı şey çıkıyor:

İktidar hesabı.

Öztürk Yılmaz’ın Kemal Kılıçdaroğlu için söylediği “Bana akıl verecek durumda değil” sözü de bu nedenle yalnızca kişisel bir polemik olarak okunmamalı.

Çünkü Türk siyasetinde yenilgilerden ders çıkarmak yerine, yenilgilerin sorumluluğunu birbirine dağıtmak artık neredeyse kurumsal bir gelenek haline geldi.

Bir de bunun üzerine “Anayasa Mahkemesi’ni bekleyelim” anlayışı ekleniyor.

Yılmaz, çözümün tarafların oturup konuşmasıyla mümkün olduğunu savunuyor ve sorunun mahkeme kapısında sürüncemede bırakılmasını eleştiriyor.

İşte Türkiye'nin muhalefet hikâyesi biraz da budur:

Top herkesin ayağında, gol bir türlü yok!

Oysa Yılmaz'ın söyleşide öne çıkardığı temel öneri çok daha geniş: Toplumsal muhalefetin birleştirilmesi.

Üstelik bunu yeni söylenmiş bir seçim sloganı olarak değil, uzun süredir savunduğu bir hedef olarak anlatıyor.

Elbette bunun nasıl yapılacağı ayrı mesele.

Ama önce şu soruya cevap vermek gerekiyor:

Muhalefet gerçekten birleşmek mi istiyor, yoksa herkes kendi tabelasının önünde tek başına kalmayı mı tercih ediyor?

Çünkü siyaset tabela işletmeciliği değildir.

Seçmen de tapu memuru değildir.

Kimsenin parti binasının tapusuna bakıp oy verdiği yok.

Üstelik medya meselesi de bu tablonun başka bir yüzü.

Yılmaz, televizyonlarda yeterince yer bulamadığını, yaptığı siyasi eylemlerin haberleştirilmediğini söylüyor.

Sonra seçim geliyor.

Sandık açılıyor.

Ve herkes aynı soruyu soruyor:

“Seçmen neden bize oy vermedi?”

Belki de cevap çok basittir:

Çünkü seçmen yıllardır aynı şeyi seyrediyor.

Muhalefet iktidarla mücadele etmek yerine birbirini tüketiyor.

Yeni Parti kurulabilir.

Yeni tabela asılabilir.

Yeni genel başkan gelebilir.

Ama eski siyaset aklı yerinde duruyorsa, değişen yalnızca tabeladır.

Asıl mesele de tam burada başlıyor.

Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı yeni tabela değil, yeni siyaset anlayışı.

Yoksa matruşka açılır…

Bir parti çıkar.

Bir daha açılır…

Başka parti çıkar.

Bir daha açılır…

Başka aday çıkar.

Sonra herkes birbirine bakar.

Ve en sonunda siyasetçinin önüne o meşhur kara kaplı defter gelir.

Defter açılır.

Sayfalar çevrilir.

Adlar okunur.

Hesaplar yapılır.

Fakat bir şey hiç değişmez:

Muhalefet yine kendi kendisini yenmiştir.

Tabela değişmiştir.

Matruşka büyümüştür.

Ama kara kaplı defter aynı kalmıştır.

Çünkü Türkiye'de bazılarının siyaseti değiştirmeye değil, siyasette kendi yerini değiştirmeye ihtiyacı vardır





(Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır.)