Skandallar biter mi?

Bitmez..

En son fon skandalları patladı..

Adeta geliyorum diyen bir skandal..

Türkiye’de artık yalnızca ekonomiyi değil, ekonomiye güveni de konuşmak gerekiyor.

Çünkü piyasalar yalnızca para ile değil, güven ile ayakta durur.

Son günlerde yaşanan fon ve borsa tartışmaları bunun en çarpıcı örneği.

Bir tarafta operasyonlar sürüyor. Öte tarafta yatırımcıların karşı karşıya kaldığı likidite ve değerleme sorunları konuşuluyor. Şirket yöneticileri ise yaşananları “geçici likidite sıkıntısı” olarak açıklıyor.

Ama geçmişte de aynı cümleleri duyduk.

1980’lerin banker krizinde bankalar, “Banker Kastelli’nin sertifikalarını almayın” diye uyarılar yaparken Kastelli de gazetelere ilan verip sistemin kendisini haksız yere sıkıştırdığını, yaşananların geçici bir nakit ve koordinasyon sorunu olduğunu söylüyordu.

Sonrası malum.

Tarih bazen tekerrür etmiyor.

Aynı filmi yeniden oynatıyor.

Bugünkü meselenin daha vahim tarafı ise şu:

Sorun daha önce görülmüş.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yaklaşık on ay önce fonlardaki değerleme sorunlarına dikkat çektiği belirtiliyor. Buna rağmen gerekli önlemler alınmadıysa, bugün yaşananları yalnızca “piyasa kazası” diye açıklamak mümkün değildir.

Çünkü sermaye piyasalarında denetim, yangın çıktıktan sonra itfaiye çağırmak değildir.

Yangını çıkmadan görmektir.

SPK’nın görevi de tam olarak budur.

Bir kâğıdın gerçek değeri ile piyasa fiyatı arasında uçurum oluşuyor, bir hisse 50 liradan 7 bin liraya taşınıyor ve denetim mekanizması bunu zamanında fark etmiyorsa ortada yalnızca yatırımcının zararı yoktur.

Ortada sistemin güvenilirliği sorunu vardır.

Üstelik mesele sadece manipülasyon da değildir.

Spekülasyon başka, manipülasyon başka.

Bir yatırımcının bir hisseyi ucuz bulup alması spekülasyondur. Fakat sahip olunmaması gereken bilgiyle piyasayı yönlendirmek veya fiyatı yapay biçimde şişirmek başka bir şeydir.

Bunun adı manipülasyondur.

Ve suçtur.

Asıl tehlike ise manipülasyonun ötesinde başlar.

Çıkar çatışması.

Denetleyen ile denetlenen birbirine fazla yaklaşıyorsa, sistemin sigortası atmış demektir.

Bankaların denetleyici kurum yöneticilerinin özel hayatındaki bir organizasyonda hediye veren konuma gelmesi gibi örnekler kamuoyunda haklı olarak soru işareti yaratır. Çünkü mesele hediyenin miktarı değildir.

Mesele ilişkinin kendisidir.

Finans piyasaları ahlak, şeffaflık ve denetim üzerine kuruludur.

Denetimi çektiğiniz anda geriye yalnızca rakamlar kalır.

Rakamlar ise her zaman gerçeği söylemez.

Bazen 50 liralık kâğıdı 7 bin lira gösterir.

Sonra da herkes birbirine bakar:

“Nasıl oldu?”

Nasıl olduğunu aslında herkes biliyor.

Denetim yoksa, fiyat gerçek değildir.
Şeffaflık yoksa, güven gerçek değildir.
Hesap sorulmuyorsa, piyasa da gerçek anlamda piyasa değildir.

Burada bir başka büyük mesele daha var:

Kayıt dışı para ile kara para birbirine karıştırılıyor.

Oysa her kayıt dışı para kara para değildir. Kara para, suçtan elde edilen gelirdir; kayıt dışı para ise sistemin dışında kalan, belgelendirilmeyen paradır.

Fakat denetimin zayıfladığı yerde ikisinin birbirine karışması çok daha kolaylaşır.

İşte asıl tehlike burada.

Türkiye’de bugün tartışılması gereken yalnızca “hangi fon battı?” sorusu değildir.

Bu paralar nereden geldi?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim önceden biliyordu?

Kim denetlemekle görevliydi?

Kim sustu?

Ve daha önemlisi:

Kim hesap verecek?

Çünkü bir piyasada ahlaki çürüme yalnızca ahlaki bir mesele olarak kalmaz.

Bir süre sonra ekonomik maliyete dönüşür.

Güven kaybolur.

Sermaye kaçar.

Yatırımcı kaçar.

Piyasa derinliğini kaybeder.

Sonunda da sistem kendi ağırlığı altında çöker.

İşte buna kriz denir.

Belki bugün Türkiye klasik anlamda bir ekonomik daralma yaşamıyor.

Ama ağır bir sosyal kriz, hukuk krizi ve güven krizi yaşadığı açık.

Gelir dağılımı bozulurken bir kesim hayatını sürdürmekte zorlanıyor, başka bir kesim ise ekonomik sıkıntının ortasında hâlâ tüketebiliyor.

Lokantaların dolu olması toplumun refah içinde olduğunu göstermez.

Bazen yalnızca gelir dağılımındaki uçurumu gösterir.

Son söz:

Bir ülkede 50 liralık kâğıt 7 bin liraya çıkıyorsa sorun yalnızca o kâğıtta değildir.

Sorun, o kâğıdın 7 bin liraya çıkmasını seyreden sistemdedir.

Ve sistem bunu görüp susuyorsa, artık mesele “uyduruk fonlar” meselesi olmaktan çıkar.

Uyduruk olan yalnızca fon değil, denetim düzenidir.

Paranın rengi değişir, fonun adı değişir, şirketin tabelası değişir.

Ama denetim yoksa aynı oyun yeniden kurulur.

Dün bankerler vardı.

Bugün fonlar var.

Yarın başka bir isim bulurlar.

Sahne aynı kaldıkça, dolandırıcının kostümünü değiştirmesinin ne önemi var?

Durmak yok, hap yap para kap düzeni..

Siyasetimizde böyle değil mi?