Siyasette bazen bir fotoğraf, yüzlerce cümleden daha fazla şey anlatır.
Cemil Tugay’ın, AK Parti rozetini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elinden takarken verdiği fotoğraf da bunlardan biri.
Çünkü mesele yalnızca bir belediye başkanının parti değiştirmesi değil. Asıl mesele, dün söylenenlerle bugün yapılan arasındaki uçurumdur.
Daha dün, başka belediye başkanlarının CHP’den ayrılıp AK Parti’ye geçmesini eleştiren Cemil Tugay’a, “Siz de AK Parti’ye geçecek misiniz?” diye sorulduğunda cevap açıktı:


“Milyonda bir bile ihtimal yok.” demişti.
Yetmedi.
“Ben böyle bir insan değilim” dedi.
Hatta CHP’den ayrılması halinde belediye başkanlığından da ayrılacağını söyledi.
Etik değerlerden söz etti.
Şimdi bütün bu cümleleri yan yana koyalım.
Milyonda bir bile ihtimal olmayan şey gerçekleşti.
Hem de gizli kapaklı değil.
AK Parti rozetini Erdoğan’ın elinden takarak!
Dün “Ben böyle bir insan değilim” diyen Tugay, bugün AK Parti kürsüsünde “AK Parti kimsesizlerin kimsesidir” diyor.
Peki, kimse sormayacak mı ?
Milyonda bir ihtimal nasıl oldu da gerçeğe dönüştü?
Elbette insanlar fikir değiştirebilir. Partilerinden ayrılabilir, başka bir siyasi partiye geçebilir. Demokratik siyasette bunun yeri vardır.
Fakat burada sorgulanması gereken, yalnızca parti değiştirmek değil, kendi sözleriyle bugünkü siyasi tercihi arasındaki mesafenin nasıl açıklanacağıdır.
Ve tam bu noktada asıl soruya geliyoruz:


BUNLARI KİM ADAY YAPTI?
Cemil Tugay’ı CHP adına İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına kim taşıdı?
Kim siyasi geçmişine baktı?
Kim parti kültürünü ölçtü?
Kim liyakati sorguladı?
Kim “Bu isim yarın başka bir siyasi çatı altında olur mu?” diye sordu?
Daha önemlisi:
“Sütte leke var, onda yok” diyerek seçmenin karşısına çıkarılan isim bugün başka bir partinin rozetini takıyorsa, o sözü söyleyenler dün neyi ölçtü?
Söz uçar, kayıt kalır.
Bugün gidenleri suçlamak kolaydır.
Asıl zor olan, “Biz bu insanı neden aday yaptık?” diye aynaya bakabilmektir.
Çünkü siyasi parti sadece seçim kazanacak aday bulmaz.
Kendi siyasi kimliğini taşıyacak kadroyu seçer.
Bir insanın yarın hangi siyasi tercihi yapacağını elbette hiç kimse yüzde yüz bilemez. Ama aday belirleme mekanizmasının görevi, yalnızca sandıkta oy getirecek ismi bulmak değildir. O kişinin siyasi geçmişini, değerlerini, partiyle ilişkisini ve kamu görevine bakışını da değerlendirmektir.
Bu nedenle mesele yalnızca Cemil Tugay değildir.
Kılıçdaroğlu döneminin aday belirleme anlayışı da sorgulanmalıdır.
Merkezin tercihleri de...
Örgütün rolü de...
Ön seçim mekanizmasının neden daha güçlü olmadığı da...
Bugün “arınma”, “siyasette ahlak” ve “kamu yararı” deniliyorsa, geçmişte kimlerin hangi ölçülerle adaylaştırıldığı da konuşulmalıdır.
Çünkü dün görmezden gelinen soruların hesabı, bugün başkasına sorulamaz.
Siyasette en kolay şey, gidenin arkasından konuşmaktır.
En zor olan ise dönüp kendi kapınıza bakmaktır.
Cemil Tugay’ın “milyonda bir bile ihtimal yok” dediği kapı bugün açıldıysa, artık yalnızca “Neden gitti?” sorusuna takılıp kalamayız.
Bir adım daha geriye gitmek zorundayız:
O kapıdan girecek kişiye CHP rozeti neden takıldı?
İşte asıl hesaplaşma burada başlıyor.
Çünkü mesele bir rozetin renginden ibaret değildir.
Mesele, o rozeti kimin, hangi ölçüyle, kimin yakasına taktığıdır.
Ve artık soruyu değiştirmeden cevap aramanın zamanı gelmiştir:
Gidenleri suçlamadan önce, onları bu kapıdan kim içeri aldı?
Çünkü siyasal arınma, başkasını işaret etmekle değil, kendi adayını neden seçtiğini açıklamakla başlar


+++++
“Milyonda bir” dedin, rozet oldu yakanda,
Dün başka söz söyledin, bugün başka makamda.
Geleni değil soralım, kim koydu bu koltuğa?
Asıl marifet gidişte değil, adam seçmekteymiş!