İlim, insana yalnızca bilgi kazandıran bir birikim değildir. Gerçek ilim, insanın düşüncesini, ahlâkını ve davranışlarını güzelleştiren; onu hakikate ve iyiliğe yönelten bir rehberdir. Bu sebeple İslâm düşüncesinde ilim ile amel birbirinden ayrılmaz iki temel unsur olarak ele alınmıştır. Bilgi, amele dönüşmediğinde sahibine fayda vermediği gibi, kişiyi sorumluluk altına da sokabilir.

Yüce Allah (c.c.); “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba sebeptir” (Saff 61/2-3) buyurmaktadır. Bu ilahî uyarı, söz ile davranış arasındaki tutarlılığın önemini ortaya koymaktadır. İnsan, bildiği doğruları hayatına taşımakla yükümlüdür. Çünkü ilmin asıl meyvesi ameldir.

Hz. Peygamber (s.a.v.), kıyamet gününde insanın ilminden ve bu ilimle ne yaptığından hesaba çekileceğini haber vermiştir (Tirmizî, “Sıfatü’l-Kıyâme”, 1). Demek ki ilim sahibi olmak tek başına yeterli değildir; asıl mesele, öğrenilen bilgiyi hayata geçirebilmek ve onu hayırlı işler için kullanabilmektir.

Sahâbe-i kirâmın ilim anlayışı da bu noktada bizlere önemli bir örnektir. Abdullah b. Mesud (r.a.)’un rivayet ettiği üzere sahâbîler, Rasulullah’tan öğrendikleri ayetleri anlayıp hayatlarına tatbik etmeden yeni ayetlere geçmemeye özen gösterirlerdi (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 23).

Onlar için Kur’an, sadece okunacak bir metin değil; yaşanacak, ahlâka ve davranışa dönüştürülecek bir hayat rehberiydi.

Bugün de bilgimizin çokluğu ile övünmek yerine, bildiklerimizin hayatımızdaki karşılığını sorgulamalıyız. Nitekim namazın önemini bilmek başka, namazı hayatın merkezine almak başkadır. Doğruluğu anlatmak ile her şartta doğru kalabilmek farklı değerlere sahiptir. Merhameti konuşmak ile ihtiyaç sahibinin elinden tutmak aynı şeyler değildir.

Unutmamalıyız ki amelsiz ilim, meyvesiz ağaca benzer. İlim, ancak güzel ahlâka, samimi ibadete ve faydalı davranışlara dönüştüğünde gerçek değerine ulaşır. Bilmek için öğrenmek değil, yaşamak ve yaşatmak için öğrenmek gerekir. Çünkü insanı yücelten, bildiklerinin çokluğu değil; bildiklerini ne kadar hayata geçirdiğidir. Hz. Mevlânâ’nın, irfan ehli olmayanların yani amel-i sâlih işlemeyenlerin sarf ettikleri hikmetli sözlerini, ödünç alınmış süslü bir elbiseye benzetmesi de aynı amaca matuftur...

Mehmet KELEŞ

Dini İhtisas Merkezi Müdürü



(Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır.)