PISA sonuçları Türkiye açısından yalnızca bir başarı tablosu değildir. Aynı zamanda eğitim sistemimizin röntgenidir.
Türkiye; fen bilimlerinde 15, okumada 18, matematikte 11 basamak yükseldi. Bu küçümsenecek bir başarı değildir. Ancak PISA’ nın asıl söylediği bundan çok daha önemlidir:
Türkiye aynı eğitim sisteminin içinde iki farklı Türkiye yaşamaktadır.
Bir tarafta dünyanın en iyi eğitim sistemleriyle yarışabilen öğrenciler, diğer tarafta eğitim imkânlarına erişmekte zorlanan çocuklar var.
Üstelik bunun rakamsal karşılığı da bulunuyor.
Sosyoekonomik açıdan en avantajlı yüzde 25'lik kesim ile en dezavantajlı yüzde 25 arasındaki fen bilimleri puan farkı 81 puan.
Bu yalnızca bir sınav farkı değildir.
Bu, gelir farkının, aile koşullarının, beslenmenin, okulun, çevrenin ve çocuğun geleceğe ilişkin imkânlarının eğitimde nasıl farklı sonuçlar ürettiğinin göstergesidir.
Bir başka rakam daha var:
Yaklaşık 200 puanlık okul farkı.
Fen liseleri ile mesleki ve teknik liseler arasındaki bu büyük fark, bize yalnızca öğrencilerin farklı olduğunu anlatmıyor. Okulların, eğitim modellerinin ve öğrenci çevresinin de kader üzerinde ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor.
İşte burada Türkiye’nin yıllardır yaptığı büyük yanlışa geliyoruz.
Meslek lisesi, akademik başarı gösteremeyen öğrencinin gönderildiği okul gibi görülüyor.
Oysa mesele öğrenciyi meslek lisesine göndermek değil; meslek eğitimini bilimle buluşturmak.
Neden dört yıllık, fen bilimleri ağırlıklı teknik liseler kurmayalım?
Matematik, fizik, kimya ve biyoloji güçlü olacak. Bunun yanında elektronik, yazılım, yapay zekâ, robotik, otomasyon, makine, enerji, malzeme ve üretim teknolojileri okutulacak.
Çocuk yalnızca formül ezberlemeyecek.
Laboratuvara girecek.
Makine kullanacak.
Kod yazacak.
Proje geliştirecek.
Hata yapacak.
Yeniden deneyecek.
Yani bilgiyi öğrenmekle kalmayacak, bilgiyi üretime dönüştürmeyi öğrenecek.
Böyle bir öğrencinin düşünme biçimi de klasik sınav merkezli eğitimden farklı olacaktır.
İşte bu okulları artık “meslek lisesi” diye küçümsemek yerine Fen ve Teknoloji Liseleri, daha ileri düzeyde ise Teknoloji ve İnovasyon Liseleri olarak düşünmek gerekiyor.
Üniversite, teknopark ve sanayi ile bağlantılı çalışan liseler...
Lise öğrencisinin daha o yaşta robot tasarladığı, yapay zekâ uygulaması geliştirdiği, biyoteknoloji laboratuvarında deney yaptığı, havacılık, savunma, enerji veya yazılım projelerine katıldığı bir sistem...
Bu, üniversiteye hazırlık fabrikası değildir.
Bu, geleceğin insan kaynağını yetiştirme sistemidir.
Üstelik model yalnızca mühendislikle sınırlı kalmamalı.
Örneğin fen ağırlıklı moleküler biyoloji, biyokimya ve biyoteknoloji liseleri kurulabilir.
Dört yıl boyunca güçlü matematik, kimya ve biyoloji eğitimi alan; bunun yanında moleküler biyoloji, biyokimya, genetik, mikrobiyoloji ve laboratuvar teknikleri konusunda uygulamalı eğitim gören öğrenciler...
Düşünün.
Tıp fakültesine gelen öğrenci, laboratuvar kültürünü bilen bir altyapıya sahip.
Biyokimya nedir biliyor.
Deney yapmayı biliyor.
Bilimsel veri okumayı biliyor.
Laboratuvar disiplinini biliyor.
Bu öğrenciler daha sonra tıp, eczacılık, biyoloji, biyokimya, genetik ve biyoteknoloji alanlarında ilerlediğinde, lise ile üniversite arasında bugünkü kopukluk yerine bilimsel bir süreklilik kurulmuş olur.
Bu yalnızca eğitim reformu değildir.
Türkiye’nin bilimsel kapasitesini büyütme projesidir.
Çünkü Türkiye’nin asıl sorusu kaç üniversite mezunu yetiştirdiği değildir.
Asıl soru şudur:
Kaç kişi bilim üretebiliyor? Kaç kişi teknoloji geliştirebiliyor? Kaç kişi laboratuvarda çalışabiliyor? Kaç kişi yeni bir ürün, yöntem veya fikir ortaya koyabiliyor?
PISA’daki 200 puanlık okul farkına da bu açıdan bakmak gerekir.
Çözüm, bütün çocukları aynı kalıba sokmak değildir.
Tam tersine, farklı yeteneklere farklı ve nitelikli yollar açmaktır.
Bir çocuk iyi bir matematikçi olabilir.
Bir başkası mühendis.
Bir başkası biyokimyacı.
Bir başkası yazılımcı.
Bir başkası tasarımcı.
Bir başkası teknisyen değil, yüksek teknoloji uzmanı olabilir.
Bunun için önce toplumun zihnindeki hiyerarşiyi değiştirmek gerekir.
Fen lisesi “birinci sınıf”, meslek lisesi “ikinci sınıf” okul olmayacak.
Nitelikli eğitim birinci sınıf olacak.
Çünkü çocukların geleceğini okulun tabelası değil, okulun niteliği belirlemeli.
Bunun yanında bir başka gerçek daha var.
Çocuğun karnı açsa, evinde kitap yoksa, ulaşım sorunu varsa, ailesi geçinemiyorsa ve çocuk okul yerine çalışmak zorunda kalıyorsa; istediğiniz kadar müfredat değiştirin, eğitimde eşitlik sağlayamazsınız.
Bugün bazı çocukların okulda sıcak bir öğüne bile ihtiyacı var.
Bazıları ise eğitim yerine çalışıyor.
Dolayısıyla 81 puanlık sınıfsal uçurumu kapatmadan 200 puanlık okul uçurumunu kapatmak da mümkün değildir.
Beslenme, ulaşım, rehberlik, öğretmen niteliği, okul mimarisi, laboratuvar, spor ve sanat eğitimi; bunların hepsi eğitimin kendisidir.
Üstelik çocukların dijital cihaz kullanması da dijital yetkinlik anlamına gelmiyor.
Tablet sahibi olmak başka şeydir, teknoloji üretmek başka.
Yapay zekâdan cevap almak başka şeydir, yapay zekâyı kullanarak yeni bir şey üretmek başka.
Türkiye’nin ihtiyacı tüketen dijital nesil değil, üreten dijital kuşak yetiştirmektir.
İşte PISA’nın bize gösterdiği gerçek tam burada.
Türkiye’nin eğitimde bir başarı hikâyesi vardır.
Ama aynı zamanda derin bir eşitsizlik hikâyesi de vardır.
Şimdi mesele birkaç puan daha yükselmek değildir.
Mesele, eğitimde iki Türkiye’yi birbirine yaklaştırmaktır.
81 puanlık sınıfsal uçurumu kapatmak...
200 puanlık okul uçurumunu ortadan kaldırmak...
Ve meslek lisesini “başarısız öğrencinin okulu” olmaktan çıkarıp, Türkiye’nin mühendislerini, teknoloji uzmanlarını, laboratuvar insanlarını ve inovasyon kadrolarını yetiştiren okullara dönüştürmek...
Asıl eğitim reformu budur.
Çünkü geleceğin Türkiye’sini yalnızca sınav kazanan çocuklar değil bilim üreten, teknoloji geliştiren ve düşünmeyi bilen çocuklar kuracaktır.
(Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır.)