Bir toplumun karşılaşabileceği en büyük risk, yaşadığı sorunların varlığı değil; zamanla bu sorunları hayatın değişmez bir parçası olarak görmeye başlamasıdır.
Çünkü krizler geçicidir, ama alışkanlık kalıcıdır. Ve bir toplum, olağanüstü olanı “olağan” görmeye başladığında, artık yavaş yavaş mevcut durumu kabullenmeyi öğrenir.
İşte Türkiye’de son yıllarda bu eşik tuhaf ve hızlı bir şekilde aşıldı. Artık birçok şey şaşırtmıyor. Elektrik faturaları, market fiyatları, kira artışları, siyasi tartışmalar, hukuki krizler, ekonomik dalgalanmalar… Bir süre önce gündemi sarsan gelişmeler, bugün birkaç gün içinde unutulup gidiyor. Veya dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşse çok büyük tepkiye yol açacak durumlar, bizde 1-2 gün konuşulup gündemden düşüyor.
Asıl mesele de tam olarak burada başlıyor.
Ekonomik baskıya alışıyoruz. Bir ürünün fiyatının haftalar içinde değişmesine tepki vermek yerine, yeni fiyatı “normal” kabul ediyoruz. Gelir-gider dengemiz bozuluyor, günlük hayatımızı buna göre yeniden kurup yeni normalimizi oluşturuyoruz.
Siyasette yaşanan olağanüstü olaylara da alışıyoruz. Geçmişte yapılsa yeri yerinde oynatacak kararlar veya açıklamalar, bugün gündemin doğal parçası haline geliveriyor. Eşi benzeri görülmeyen hukuki tartışmalar artık kimsenin gündemini uzun süre meşgul etmiyor.
Toplumsal olaylarda da benzer bir tablo var. Bir süre önce infial yaratan olaylar, kısa süre sonra yerini yeni gündemlere bırakıyor. Tepkiler hızlı yükseliyor ve aynı hızla sönüyor.
Bu durum ilk bakışta toplumsal dayanıklılığın artması gibi görülebilir. Ancak aslında tehlikeli bir yanı vardır: normalleşen sorunlar…
Bir toplum sorunlara ne kadar çabuk alışırsa, o sorunları çözme iradesi de o kadar zayıflar. Çünkü artık rahatsızlık duymayan bir toplum, değişim talep etmeyi de yavaş yavaş bırakır.
Siyasette de benzer bir risk var. Siyasete müdahaleler arttıkça, hukukun siyaseti şekillendirme üzerindeki etkisi büyüdükçe toplumun bir kısmı bu durumu olağan kabul etmeye başlıyor. Hatta bu uygulamalardan doğrudan etkilenen siyasiler bile bu düzeni olağan kabul edip ona göre bir refleks ve strateji belirliyor. “Hukuka uygun değil ama… Anayasaya aykırı ama… Normal bir demokraside böyle şeyler olmaz ama…” cümleleri artık bu alışmanın dili haline geliyor.
Güç sahiplerinin yıllar içinde inşa ettiği “alıştırma”, toplumun buna uyumlu “alışma” eğilimiyle birleştiğinde, ortaya en tehlikeli tablo çıkıyor: sorgulanmayan bir düzen, bedeli çok ağır olan bir tablo.
Ve sorgulanmayan her düzen, zamanla değiştirilemez sanılır.
İşte bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yeniden şaşırabilmektir. Yanlışa yeniden yanlış diyebilmek, olağandışıyı yeniden olağandışı görebilmek ve elbette bunları hep beraber yapabilmek…
Çünkü bir toplum, şaşırmayı kaybettiği gün, değişim umudunu da yavaş yavaş kaybetmeye başlar.