Hayatta zamana dair bazı noktalar hep zihinde kalır ve üzerlerinden çok fazla zaman geçse de hafızamızda ilk günkü gibi canlı kalmaya devam eder. Bunlar ya doğum günü ya ölüm günü ya bir yerin fethi ya da yıkılmalar, isyanlar vs.... Mekke’nin fethi de bu kabil bir durumdur. Öncesi ve sonrası arasında zeminin ve anlayışın tamamen değiştiği bir süreci ifade eder. Fetihle birlikte artık müşrikler, taptıkları putlar ve üzerlerinde taşıdıkları anlayışlar yoktur. Yegane hakimiyet, bir zamanlar kerih gördükleri, mallarına el koydukları, vatanlarından bile çıkardıkları insanların, İslam’ın ve Müslümanların olmuştur. Eski düzen, yerle yeksan olmuştur. Zihinler onu bu haliyle algılamaya başlamıştır. Dolayısıyla memleketlerine dönüp hakkın hakim kılınması adına inkılabı yapanlar, dünya hayatında memur oldukları imtihanı hakkıyla veren kimselerdir.
Mekke’nin fethi, bir yerin sadece el değiştirmesi anlamına gelmemektedir. “…Hak geldi bâtıl zâil oldu (yıkılıp gitti)…” (İsrâ 17/81) mefhumunca, dünyevi maksatlarla oluşturulan ve tapılan düzenin, ilahi emirlerin yönetimine geçmesi anlamına gelmektedir. Zaman, hep bâtılın aleyhine şahitlik eder. Zaman zaman belki kazandık düşüncesine kapılabilirler ancak sonuçta Allah’ın hakimiyeti galip gelmektedir. Mekke’de kendilerini yaşadıkları zamanın sorgulanamaz idarecileri olarak gören müşrikler, bir gün gelmiş en cılız sahabilerin ayakları altında ezilmişlerdir. Ebu Cehil’in, fiziki olarak zayıf olan Abdullah b. Mesud tarafından öldürülmesi (Buhârî, “Meğazi”, 10) bu kabil bir durumdur.
Allah Rasulü (s.a.v.) mezkûr fetih anlayışını Mekke’nin fethi ile sınırlı tutmamıştır. Coğrafi bölge olarak Mekke fethedilmiştir ancak kıyamete kadar hem cihat hem de fetihler devam edecektir. Şu hadis-i şerif, meseleyi anlatmaktadır: “Mekke’nin fethinden sonra artık hicret yoktur; fakat cihad ve niyet vardır. Cihada çağrıldığınız zaman hemen katılın” (Buhârî, “Cihad”, 1). Bugün Mekke’nin fethi diye bir durum yoktur, lakin cihat vardır. Kötülükten iyiliğe, yanlıştan doğruya, çirkinlikten güzelliğe doğru cihat vardır. Hayatın her safhasında, aldığımız her nefeste mücadale esastır. Şeytanın, nefsin ve bunların peşinden gidenlerin çabaları karşısında Müslümanın her daim cihat ruhuyla hareket etmesi gerekir.
Fetihler, bir yeri fiziki olarak ele geçirme meselesi değildir. Aslolan fetihten sonra yüreklere girilmesidir. Gönüllere inmeyen bir anlayışın ayakta kalması mümkün değildir. Müslümanlar fethettikleri yerlerde bu meyanda ilk önce bir cami yapmışlar, bölge halkına dini, Allah’ı, Peygamberi ve sünnetini öğretmişlerdir. Zamanla fethedilen bölgenin insanı Müslümanların halinden etkilenerek İslam’ı seçmiştir. Müslümanların fethi, temelde gönüllere hitap eden bir yapıya sahiptir. İmhayı değil inşayı hedeflemiştir. İmar ederken mutlaka yüreklerin fethini amaç edinmiştir. Mekke’nin fethinden sonra müşriklerin toplu halde İslam’a girmeleri, onun yüreklere hitap eden yönüne dair en güzel kanıttır.
Mekke’nin fethi, hicretle başlayan bir sürecin semeresidir. Doğup büyüdükleri vatanlarından çıkarılanlar, geçen zamanı iyi değerlendirmiş ve sonunda memleketlerine Allah’ın yardımıyla muzaffer olarak dönmüşlerdir. Zor zamanlarda azimle, sabırla mücadele edenler, an gelir hedeflerine ulaşırlar. Onların pusulası; “Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır” (İnşirah 94/5-6) ayetidir.
Hicri yılbaşını, cihadın, çalışmanın ve sabırla hayatı sırtlanmanın bir sonucu olarak görmek gerekir. Hicretler, yeni başlangıçları yapabilmek için güç toplamanın bir vesilesidir. İnanılan değerleri yaşayabilmek için eldeki bütün kıymetleri feda edebilmenin bir yansımasıdır. Her ne kadar giderken kişinin canı yansa da, ciğeri parçalansa da, aslında o yeni doğumun başlangıcındadır. Karanlığın en yoğun olduğu zaman, sabaha en yakın anı ifade eder. Dolayısıyla bu süreç, zamana hakim olanların olmayanlara üstün geldiği durumların kanıtıdır. Ne mutlu zamana hakim olup kötülükten iyiliğe, bâtıldan hakka, günahtan sevaba ve Allah’a ve Rasûlüne hicret edebilenlere...
Betül ÖZTOPRAK
Vaiz