Siyaset bilimi alanında yaptığım okumalar ve araştırmalar bana şu temel gerçeği göstermiştir:
Tek adam kültünün hâkim olduğu yapılarda gerçek anlamda kurumsallaşma çok zor gerçekleşir.
Çünkü kurumların bir ruhu vardır. Kurallar, gelenekler, denge mekanizmaları ve ortak akıl üzerine inşa edilirler.
Bir kişinin iradesinin kurumun yerine geçtiği yerde ise tüzükler, kurallar ve gelenekler zaman içinde birer süs eşyasına dönüşür.
Lider konuşur, kurum onaylar.
Lider karar verir, teşkilatlar uygular.
Lider hata yaptığında ise onu düzeltecek bir mekanizma kalmaz.
İşte siyasi çürüme de tam burada başlar.
İbni Haldun’dan Max Weber’e kadar birçok düşünür, iktidarın doğasında bulunan bu merkeziyet eğilimine dikkat çekmiştir. Güç, doğal olarak kendisini sınırlandıracak mekanizmalardan hoşlanmaz.
Fakat gelişmiş Batı demokrasilerinin asıl başarısı burada ortaya çıkar.
Orada liderler gelip geçer; fakat partiler, parlamentolar, mahkemeler, üniversiteler ve devlet gelenekleri yaşamaya devam eder.
Bir başbakan veya cumhurbaşkanı seçim kaybettiğinde, onunla birlikte devletin hafızası da mezara gömülmez.
Çünkü kurumlar kişilerin değil, toplumun ortak aklının ürünüdür.
Bizde ise çoğu zaman kurumlar güçlü olduğu için liderler ortaya çıkmaz; güçlü liderler ortaya çıktığı için kurumlar şekillenir.
Bu yüzden lider sahneden çekildiği zaman arkasında büyük bir boşluk kalır.
Demirel sonrasında DYP'nin, Özal sonrasında ANAP'ın, Ecevit sonrasında DSP'nin yaşadığı sancılar bunun en açık örnekleridir.
Gerçek demokrasi, büyük adamların yönetimi değildir.
Gerçek demokrasi, sıradan insanların da kurallar sayesinde devleti yönetebildiği bir kurumlar düzenidir.
Çünkü medeni toplumların güvencesi iyi niyetli liderler değil, kötü niyetli liderler geldiğinde bile sistemi ayakta tutacak kurumlardır
BİAT KÜLTÜRÜ VE TÜRK SİYASETİNİN KURUMSALLAŞMA KRİZİ
Siyaset biliminin belki de en temel sorularından biri şudur:
Bir toplumun kaderini büyük liderler mi belirler, yoksa büyük kurumlar mı?
Tarihe baktığımızda görüyoruz ki kalıcı medeniyetleri inşa edenler yalnızca güçlü şahsiyetler değildir. Asıl belirleyici olan, o şahsiyetlerden sonra da yaşayabilen kurumlardır.
Çünkü kurum; bir kişinin iradesi değil, nesiller boyunca oluşmuş ortak aklın, kuralların, geleneklerin ve denge mekanizmalarının ürünüdür.
İbn Haldun, iktidarın doğasında bulunan çözülme sürecini anlatırken gücün zamanla kendi çevresini oluşturduğunu, sadakatin liyakatin önüne geçebileceğini işaret eder.
Max Weber ise karizmatik otoritenin kalıcı olabilmesi için kurallara ve rasyonel bir yapıya dönüşmesi gerektiğini söyler.
Aslında Türkiye'nin son yetmiş yıllık siyasi tarihi de bu teorilerin canlı laboratuvarı gibidir.
Liderler muhalefetteyken güçlü kadrolara ihtiyaç duyarlar.
Çünkü mücadele etmek için bilgili insanlara, cesur siyasetçilere ve farklı fikirlerden beslenen bir kadroya ihtiyaç vardır.
Ancak iktidarın kapıları açıldığında siyaset psikolojisinin en tehlikeli hastalıklarından biri ortaya çıkar:
Gücü paylaşma korkusu.
Dünün yol arkadaşları, yarının rakipleri olarak görülmeye başlanır.
Liyakat yerini sadakate, eleştiri yerini itaate, fikir mücadelesi yerini biat kültürüne bırakır.
Artık partinin genel başkanını eleştirmek, bir fikir tartışması değil, bir tür sadakat sınavı hâline gelir.
İşte siyasi partilerin kurumsallaşma krizi tam da burada başlar.
Çünkü liderlerin büyüdüğü fakat kurumların küçüldüğü sistemlerde, partiler bir fikir okulundan çıkar, liderlerin şahsi iktidar alanına dönüşür.
Bunun sonucunda lider değiştiğinde sadece bir isim değişmez; çoğu zaman bütün yapı sarsılır.
Türkiye'de bunun çok sayıda örneğini yaşadık.
Siyasette soyadının bir miras olarak görülmesi de bu kültürün başka bir yansımasıdır.
Erdal İnönü, kuşkusuz önemli bir bilim insanı ve nezaket timsali bir aydındı. Ancak onun siyasete girişinde İnönü soyadının toplumdaki tarihsel ağırlığını görmezden gelmek mümkün değildir.
Benzer şekilde Adnan Menderes'in çocuklarının siyasi girişimleri, Ahmet Özal'ın babasının mirasını devam ettirme çabası, Erbakan soyadının siyasette yeniden ortaya çıkması bize aynı sosyolojik gerçeği gösterir:
Demokrasilerde soyadı bir avantaj olabilir; fakat siyasi ehliyetin yerine geçemez.
Elbette bu durum yalnızca sağ siyasete özgü değildir.
Sol siyaset de aynı hastalıklardan muaf kalamamıştır.
Bülent Ecevit, Türk siyasetinin en güçlü karizmatik liderlerinden biriydi. DSP, büyük ölçüde Ecevit’in kişisel karizması, siyasi dili ve toplumla kurduğu özel bağ üzerinde yükseldi.
Fakat kurumsallaşma meselesi burada da kendisini gösterdi.
Ecevit’in çocuk sahibi olmaması nedeniyle Rahşan Ecevit uzun yıllar partinin en etkili aktörlerinden biri oldu. DSP, bir anlamda Bülent ve Rahşan Ecevit’in birlikte şekillendirdiği bir siyasi yapı görünümündeydi.
Ancak, Ecevit çiftinin siyasi sahneden tamamen çekilmesinin ardından DSP, güçlü bir kadro ve yeni bir liderlik üretemedi; zamanla Türk siyasetindeki belirleyici ağırlığını kaybetti.
Tabela partisi haline dönüştü.
Çünkü siyasetin değişmeyen kuralı şudur:
Bir parti yalnızca bir kişinin karizmasına yaslanıyorsa, o lider gittiğinde geriye çoğu zaman bir kurum değil, bir hatıra kalır.
Çünkü demokrasi, hanedan yönetimi değildir. Maalesef bizde hanedanlaşan bir siyasi yapı oluştu. Adını da demokrasi diyorlar.
Yeni Osmanlı Cumhuriyeti ve demokrasisi...
(Yenigün Gazetesi’nden alıntıdır.)