Dünyanın farklı ülkelerinde benzer bir tablo yaşanıyor: İnsanlar daha eğitimli, teknolojiye daha fazla erişebiliyor; ancak geleceklerinden daha fazla kaygı duyuyor. Özellikle orta sınıfta, çocuklarının kendilerinden daha iyi yaşayacağına ilişkin inanç zayıflıyor.
Peki, orta sınıfın gelecek umudunu kaybetmesi yalnızca ekonomik bir sorun mu, yoksa büyük bir toplumsal ve siyasal risk mi?
Bu sorunun yanıtı yalnızca ekonomide değil; sosyolojik, psikolojik, tarihsel ve siyasal boyutlarda aranmalı.
Orta sınıf, toplumsal ilerlemenin lokomotifidir. Çalışarak kazanan, eğitimle kendisini geliştiren, emeğiyle yaşam koşullarını iyileştirmeye çalışan bu sınıf, toplumsal dönüşümün de dinamosudur.
Orta sınıfın bir yaşam vaadi vardı: İyi eğitim alacaksın, iyi bir iş bulacaksın, çalışıp birikim yapacak, ev sahibi olacak, aile kuracaksın. Çocuklarına daha iyi eğitim olanakları sunacak, onların senden daha müreffeh bir hayat sürmesini sağlayacaksın.
Bir önceki kuşaktan devralınan bayrağı daha ileriye taşımak, orta sınıfın temel motivasyonuydu.
Bugün ise bu toplumsal sözleşme işlevini yitiriyor.
Çalışan insanlar bir ev alacak, çocuklarının geleceği için birikim yapacak durumda değil. Emeklilikte rahat yaşamak, emekli ikramiyesiyle ev sahibi olmak, çocuklarına destek vermek giderek uzaklaşan hayallere dönüşüyor.
İnsanlar artık yaşamak için değil, yalnızca hayatta kalabilmek için çalışıyor. Geleceğe aktaracakları birikimler tükenirken çocuklarına daha iyi bir yaşam sunabileceklerine ilişkin umutları da azalıyor.
Üstelik sorun yalnızca ekonomik koşullarla sınırlı değil. Yapay zekâ ve teknolojik dönüşüm, istihdamın yapısını değiştiriyor. Yıllarca eğitim gören gençler iş bulamama, işlerini kaybetme ve öğrendikleri bilgilerin geçerliliğini yitirmesi tehlikesiyle karşılaşıyor.
Diploma artık iyi bir işin, iyi bir iş de güvenceli yaşamın garantisi değil.
STATÜ KAYBI VE DEĞERSİZLEŞME
Orta sınıfın ikinci büyük sorunu, statü kaybı korkusu.
İnsanlar yıllarca çalışarak, eğitim alarak belirli bir yaşam standardına ulaşıyor. Ancak kazandıkları deneyim ve birikim, gelecekteki konumlarını korumaya yetmeyebiliyor.
Her geçen gün daha fazla çalışıp daha az kazanıyor, yoksullaşıyor ve emeklerinin değersizleştiğini hissediyorlar.
İnsan ömrü uzuyor ama geleceğin nasıl şekilleneceği belirsizleşiyor. Elli yaşındaki çalışan, altmışında işini sürdürebilecek mi? Emekliliğinde geçinebilecek mi?
İnsanlar yalnızca paralarını değil, saygınlıklarını ve toplum içindeki yerlerini kaybetmekten de korkuyor. Bu korku, öfkeyi ve toplumsal gerilimi besliyor.
DEVLETLE YAPILAN SÖZLEŞME
Krizin üçüncü boyutu, devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisidir.
Vatandaş vergisini ödüyor, emekliliği için prim yatırıyor; karşılığında adalet, güvenlik, sağlık ve sosyal güvence bekliyor. Toplumsal sözleşmenin temeli budur.
Ancak adalet mekanizmasına ilişkin kuşkuların artması, bazı kesimlere ayrıcalık tanındığı düşüncesi ve ekonomik güvencelerin zayıflaması, devlete duyulan güveni aşındırıyor.
İnsanlar yalnızca geçim sıkıntısı yaşamıyor; haklarının eşit biçimde korunup korunmadığını da sorguluyor.
Korkunun belirli bir nedeni vardır; tehdit ortadan kalktığında korku azalabilir. Kaygı ise belirsizliğin süreklilik kazanmasıdır. İnsan yarın ne olacağını, kendisini nelerin beklediğini bilemez.
Orta sınıf bugün bu belirsizliğin içinde yaşıyor.
YALNIZLAŞAN İNSAN, BÜYÜYEN UÇURUM
Aile, mahalle ve dayanışma çevreleri de eski işlevlerini giderek kaybediyor. Birey, ekonomik ve toplumsal sorunlarıyla baş başa kalıyor.
Gelir adaletsizliğinin yüksek olduğu toplumlarda göreceli yoksunluk bu yalnızlığı derinleştiriyor. Bir tarafta büyük bir refah içinde yaşayan azınlık, diğer tarafta temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan geniş kitleler var.
İnsanlar bu uçurumu sosyal medyada ve televizyonlarda her gün görüyor. Başkalarının yaşamlarıyla kendi koşullarını karşılaştırdıkça adaletsizlik duyguları büyüyor. Bu durum öfkeyi ve toplumsal gerilimi artırabiliyor.
Orta sınıfın krizi, görünürde ekonomik olsa da temelinde güven, aidiyet ve gelecek kaygısı bulunuyor.
Çözüm; emeğin karşılığını aldığı, adaletin eşit uygulandığı, eğitimin toplumsal yükselme olanağı sunduğu bir düzen kurmaktır.
Devletin görevi yalnızca otoritesini göstermek değil, vatandaşına güven vermektir. Devletin sert yumruğundan çok, şefkatli kollarına ihtiyaç duyulan bir dönemden geçiyoruz.
Çünkü insanlar yalnızca kendi geleceklerinden değil, çocuklarının yarınından da umutlarını kesiyorsa sorun artık geçim sıkıntısını aşmıştır.
Orta sınıfın çöküşü, yalnızca bir sınıfın yoksullaşması değildir. Çalışmanın, eğitimin ve emeğin daha iyi bir yaşam getireceğine ilişkin inancın çöküşüdür.
Asıl tehlike yoksullaşmak kadar, yoksulluktan kurtulabileceğine dair umudunu kaybetmektir.