Recep Tayyip Erdoğan'ın Refah Partisi döneminde (90'lı yıllarda) yaptığı bir konuşmada geçen meşhur, "Fakir neden fakirdir, zengin neden zengindir?" diyaloğu, aslında eski mahallesindeki bir büyüğüyle arasında geçen bir anıyı aktarmasından ibarettir.
Erdoğan, mevcut ekonomik ve toplumsal düzeni eleştirmek amacıyla kürsüden topluluğa şu sözlerle hitap etmiştir:
Şimdi bağırıyorlar; 'Tayyip hoca... Biliyor musun fakir niye fakirdir' diye? Bizim mahallede Asım abi niye fakirdir, söyle?' dedim. 'Fakir çalmasını iyi beceremediği için fakirdir' dedi. 'Zengin de çalmasını iyi becerdiği için zengindir' dedi.
Fakir garip, işçi garip, memur garip, bordro mahkûmu nasıl çalsın? Gelir dağılımındaki adaletsizliği bundan daha güzel anlatan bir ifade olabilir mi?"
Şimdi bu sesi kürsüden TİP genel başkanı seslendiriyor.
“Hırsız var, arkadaşlar!” Bu çığlık TBMM kürsüsünden yükseldi.
Duvarlarında yankılandı..
Söyleyen, Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş’tı. Baş’ın konuşmasını önemli kılan yalnızca sert üslubu değil; fon skandalını, milyonların yoksulluğunu, denetim kurumlarının işlevini ve iktidarın siyasi sorumluluğunu aynı çerçevede sorgulamasıydı.
Çünkü mesele yalnızca para kaybeden yatırımcıların meselesi değil. Mesele, alın teriyle yaşayan milyonların her geçen gün yoksullaştığı, buna karşılık bazı çevrelerin finansal işlemlerle servetlerine servet kattığı bir düzenin nasıl işlediğidir.
Alın teri yoksullaşırken servetler büyüyor
Sabahın köründe işe giden işçi sekiz, on, bazen on iki saat çalışıyor. Kimi otomobil parçası üretiyor, kimi inşaatta ter döküyor, kimi hastane temizliyor, kimi market raflarını düzenliyor. Ülkenin zenginliğini yaratan bu insanlar ay sonunda kirayı, faturaları ve çocuklarının okul masraflarını hesaplıyor. Pazarda fiyatını görünce ürünü rafa geri bırakanlar, torununa harçlık veremeyen emekliler, barınma ve beslenme hesabı yapan öğrenciler aynı tablonun parçaları.
Öte yanda milyonlarını milyarlara dönüştüren, parayı bir fondan diğerine aktararak kazanç sağlayan bir kesim var. Birileri yüz liranın hesabını yaparken başkalarının yüz milyonları hesaplar arasında dolaşıyor. Sorulması gereken soru açık: Bu ülkenin kaynağı mı yok, üreticisi mi çalışmıyor? Hayır. Asıl mesele, yaratılan zenginliğin nasıl bölüşüldüğü ve ekonominin üretimden çok finansal kazanç etrafında şekillendirilmesidir.
455 bin yatırımcı, cevap bekleyen sorular
Fon skandalından 455 binden fazla yatırımcının etkilendiği belirtiliyor. Bu sayı, aileleriyle birlikte milyonlarca insanın birikiminin tehlikeye girdiği anlamına geliyor. Kimi yıllarca dişinden tırnağından artırdığı parasını korumaya, kimi düşük riskli olduğu düşüncesiyle birikimini değerlendirmeye çalıştı. Şimdi insanlar haklı olarak soruyor: Sermaye piyasalarını denetlemekle görevli SPK, Borsa İstanbul, Takas bank, Merkez Kayıt Kuruluşu, MASAK ve diğer kamu kurumları ne yaptı?
Meclis komisyonu raporunda ve konuşmada aktarılan tarihler, sürecin ne zaman fark edildiği ve hangi uyarıların yapıldığı konusunda ciddi sorular doğuruyor.
İddialara göre bazı kurumlar daha önce bilgilendirilmiş; uluslararası endeks kuruluşlarının uyarıları da olay kamuoyuna yansımadan önce gelmiş.
Öyleyse müdahale neden gecikti?
Kim ne zaman haberdar oldu, hangi adımı attı, kim görevini yerine getirmedi? Bunlar söylentiyle geçiştirilecek değil, belgelerle açıklığa kavuşturulacak sorular.
Özellikle olay patlak vermeden önce fondan çıktığı öne sürülen 440 büyük yatırımcının kimliği ve işlemleri aydınlatılmalı.
TİP Genel Başkanı Erkan Baş, bu kişilerle iktidar çevreleri arasında bağlantı olabileceği yönünde siyasi kuşkusunu dile getiriyor.
Bu, soruşturulması gereken bir iddiadır; hüküm yerine geçmez. Ancak kamuoyunun bu sorulara yanıt istemesi de son derece meşrudur.
Kim kazandı, kim kaybetti, kim önceden haberdardı?
Şeffaflık sağlanmadan güven yeniden kurulamaz.
Sorumluluk en tepeden başlar
İktidar, başarı saydığı işleri kendi hanesine yazarken skandallarda sorumluluğu birkaç kişinin üzerine bırakamaz. Atamaları kim yaptı? Denetimden sorumlu kurumları kim yönetti?
Mağdur yatırımcıların korunması elbette gereklidir. Ancak bunun bedeli, haksız kazanç elde ettiği öne sürülen kişileri hesap vermekten kurtararak 86 milyonun sırtına yüklenemez.
Kazanç kişisel, zarar toplumsal olamaz.
Öncelikle sorumlular belirlenmeli, haksız kazançların peşine düşülmeli ve denetim mekanizmalarının neden işlemediği ortaya çıkarılmalıdır. Çıkar çatışması iddiaları da bağımsız biçimde incelenmelidir.
Hesap soran gazeteciye baskı, adalete güveni aşındırır
Skandalı araştıran gazetecilerin gözaltı ve tutuklamalarla karşılaşması, soruları daha da büyütüyor. Bir gazetecinin soru sorması, bir milletvekilinin denetim görevini yapması ya da yurttaşın protesto etmesi suç gibi görülemez. Saray için başka, emekçi için başka; iktidara yakın olan için başka, muhalif için başka hukuk olmaz. Adalet, güçlü olanı koruma aracına dönüşürse toplumun devlete güveni de aşınır.
Liyakat tartışması da aynı sorunun parçası. Siyasi referanslarla hâkim ve savcı atandığına ilişkin övünç dolu açıklamalar, yıllarca emek verip sınavlara giren gençlerin hakkını ve yargının bağımsızlığını gündeme getiriyor. Kızılay’ın depremde çadır satması hafızalardayken yeni bir Kızılay düzenlemesinin gündeme gelmesi de kamu kurumlarına duyulan güveni yeniden sorgulatıyor.
Mekke Anlaşması ve Yemen üzerinden gündeme gelen dış politika eleştirileri ise başka bir soruyu öne çıkarıyor: Türkiye’nin yoksul gençleri ve emekçileri, sonuçları yeterince açıklanmamış bölgesel hesapların bedelini ödemek zorunda mı kalacak? Böyle kararlar sloganlarla değil, anlaşma metinleri ve açık bir Meclis tartışmasıyla değerlendirilmelidir.
İktidarın geçmişte yoksulluğu, yolsuzluğu ve yasakları bitirme vaadiyle geldiği hatırlanmalı. Bugün ise yoksulluk, yolsuzluk iddiaları ve baskı tartışmaları büyüyor.
Erkan Baş’ın “Hırsız var!” çıkışı bu yüzden yalnızca bir slogan değil, yanıt bekleyen soruların ifadesi. Asıl mesele, bu çığlığa kimin kızdığı değil; iddiaların bağımsız soruşturmayla aydınlatılıp aydınlatılmayacağıdır. Çünkü demokrasi, hesap soranların susturulmasıyla değil, kamu gücünü kullananların hesap vermesiyle yaşar.
YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR.