AK Parti’yi kutlamak gerekiyor! Hem de ayakta alkışlayarak! Çünkü siyasette böylesine uzun soluklu bir mücadele azmi her gün görülmüyor. 2002’de iktidar yoluna çıkarken milletin önüne üç büyük hedef koymuşlardı: Yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla mücadele! Meşhur 3Y sloganıyla siyaseti temizleyecek, şeffaflığı sağlayacak, hesap verebilir bir yönetim kuracaklardı.

Aradan yıllar geçti. Şimdi fon krizine ilişkin iddiaların araştırılması için Meclis’te adım atılmak isteniyor; ancak araştırma önerisinin görüşülmesinin öne alınması teklifi AKP ve MHP oylarıyla reddediliyor.

İşte mücadele dediğin böyle olur!

Yolsuzlukla mücadele sözü vererek iktidara gel, yıllarca bu sözü tekrarla; sonra iddialar araştırılsın istendiğinde Meclis çoğunluğunu devreye sok!

2002’de yolsuzluğun üzerine gitmek vaat ediliyordu; bugün yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmesini isteyenlerin önü kesiliyor!

Orhan Şener’in AKP’li bir isme yönelik ironik çıkışı tam da bu çelişkiye denk düşüyor: “AK Parti’nin yolsuzlukla mücadelesi gerçekten göz yaşartıcı!”

Gerçekten de gözler yaşarıyor! Cumhurbaşkanı kırmızı çizgi, teşkilatlar alarmda, hukuki ve siyasi mücadele en üst seviyede… Peki, iddialar araştırılsın demek neden bu kadar büyük bir öfke yaratıyor? Yolsuzlukla mücadele, iddiaları dile getirenlere kızmak mıdır, yoksa iddiaları belgeleriyle aydınlatmak mı?

Elbette Meclis araştırması kimseyi suçlu ilan etmez. Tam tersine, gerçeğin ortaya çıkarılması için demokratik denetimin kapısını açar. O kapının açılmasına karşı çıkılması ise şu soruyu kaçınılmaz kılar: Madem bu kadar kararlısınız, araştırılmasından neden rahatsız oluyorsunuz?

Gelelim bir başka iddiaya: “Belirsizlik ve risklere rağmen bölgemizde yıldız gibi parlıyoruz.”

Parlıyoruz elbette! Gıda ve konut enflasyonunda OECD birinciliği, yüksek hayat pahalılığı, yatırımcı açısından güven ve öngörülebilirlik tartışmaları…

Yıldızlığın ölçüsü buysa ışığımız göz kamaştırıyor! Ne var ki bu ışık vatandaşın sofrasına refah olarak değil, pazarda etikete, kirada duvara, faturada boğaza dayanmış bir el olarak yansıyor.

Bir de “Yeni Dubai” hayali vardı. Sonradan görmeler Burayı görmeye gidiyorlardı. Hatırlayın Dubai çikolatası viral olmuştu. Hâlbuki Antep fıstığı ezmesi ve çıtır tel kadayıf dolgulu özel bir çikolata barı pazarlanıyordu.

++++

Oysa mesele başka bir ülkenin vitrini olmak değil; Türkiye’nin kendi potansiyelini hukukla, üretimle, liyakatle ve güvenle gerçekleştirmesi. Vitrin parlıyor diye dükkânın içi dolu olmuyor!

Seçim ekonomisi de bu tablonun başka bir perdesi: Borçlan, kaynak dağıt, seçime kadar birkaç ayı kurtar; sonra faturayı yine vatandaşa bırak. Geçici rahatlama uğruna geleceği ipotek etmek, ekonomik başarı değil, siyasi takvim uğruna topluma ertelenmiş maliyet yüklemektir.

Asıl mesele, bütün bunlara rağmen seçmenin tercihini değiştirmeyebilmesi. Şener’in verdiği örnek çarpıcı:

“Hırsızlık olmuş mu?” Olmuş. “Çalmışlar mı?” Çalmışlar. “Kime vereceksin?” Erdoğan’a!

Çünkü siyaset bazen ekonomik hesabın ötesine geçiyor; aidiyet, kimlik ve sadakat somut gerçeklerin önüne geçebiliyor. İnsan, kendi kabul ettiği olgularla siyasi tercihi arasındaki çelişkiyi bile bağlılığı uğruna görmezden gelebiliyor. Böylece sandık varlığını korurken demokratik tercihin niteliği tartışmalı hâle geliyor.

İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin “canavarlar çağı” dediği dönem de biraz böyle: Eski dünya çözülüyor, yenisi kurulamıyor; aklın yerini algılar, hesap verebilirliğin yerini gösteriler alıyor. Türkiye ise dışarıdaki çalkantılardan korunmak bir yana, içeride de kendi istikrarsızlığını büyütüyor.

2008 küresel krizinde Türkiye’nin görece sınırlı etkilenmesinde bankacılık düzenlemelerinin ve finansal yapının rolü vardı. Bugünse mesele, dışarıdaki krizlerden etkilenmekle sınırlı değil; içeride güven sorunları yaratıp bunların etkisini çevreye yaymak. Şener’in düdüklü tencere benzetmesi tam burada anlam kazanıyor. İçeride biriken basınç artık dışarıya da taşıyor.

Yatırımcıya hâlâ “Geç kalmış sayılmazsınız” deniliyor.

Peki, hukuk güvencesi ve mülkiyet güvenliği tartışılıyorsa kim uzun vadeli yatırım yapar? Vurgun peşinde koşan gelir, fırsatı yakalar, parasını alıp gider. Sermaye güven bulduğu yere yerleşir; fırsat bulduğu yerde yalnızca konaklar.

Üstelik her hafta yeni bir gerekçe, yeni bir düşman, yeni bir savunma… Önce içerideki aktörler, sonra dış mihraklar, ardından muhalefetin finansal istikrara sabotaj yaptığı iddiası!

Oysa ekonomik istikrar, eleştiriyi sabotaj ilan ederek; yolsuzlukla mücadele, öfkeyle kürsüye çıkarak sağlanmaz. İddialar açıklanır, belgeler ortaya konur, hukuk işler, sorumlular hesap verir.

2002’de yolsuzlukla mücadele sözü verenlere bugün düşen görev, o günkü vaatlerini hatırlamak ve gereğini yapmaktır.

Çünkü bir ülkenin gerçek yıldızlığı, iktidarın ne kadar yüksek sesle konuştuğuyla değil, adaletin ne kadar işlediğiyle ve vatandaşın yarına ne kadar güvenle baktığıyla ölçülür.

Gerisi mi?

Yolsuzlukla mücadele diye başlayıp hesap vermekten kaçınmaya varan bir siyasi gösteri…

Gerçekten göz yaşartıcı!